Toprak Kokusu Çeker

 

20160714_182522.jpg

Akşam çökmek üzereydi kol ağızları toprak olmuş gömleğini çıkardı, terden sırtı sararmış atleti ile öylece aynaya baktı. Mavi kısa hortumundan ince ince su akıtan musluğu açınca ince sular ses oldu havaya karıştı. Musluk çok hızlı akmıyordu avucunu açıp bekledi, yavaş yavaş su dolan avucunu hızlıca yüzüne çarptı doğruldu, balon kapaklı gözleri ile aynaya baktı .   Sular alnından saçlarından aşağı boşalıyordu, sabunu dirseklerine kadar çekmişti bile. Bol köpükle bir güzel yıkadı elini, kolunu sonra ciğerlerini dolduran isi pası gürültülü bir şekilde koparıp attı kocaman bir tükürük düştü lavaboya bir süre baktı. Kapının koluna takılı gömleği havada bir kere havalandırdı pof sesinin ardından sırtına geçiriverdi yakasını düzeltip çıktı banyodan. Kürekleri ortada bırakmayı sevmezdi toplayıp atıverdi yüklüğe.

Sokağa girdiğin de hava kararmıştı, her akşamın siparişi olan ekmeğim yanına bu defa şekerde sıkıştırmıştı. Bakkal Osman ayrık dişleri ile gülümseyip “işler nasıl” diye sordu hemen ardından da ekledi “sana da bu sorulmaz ya”. “Senden iyisi yok, imrenilecek işin var” dediğinde Şerafettin’in omuzları yükseldi sırtı dikleşti yüzüne bir aydınlanma geldi, hoşuna gitmişti bu sözler. Pembe torbayı bileğine doladı dükkandan çıktı, evin yolunu tutmak üzereydi ki toz toprak içeri girmesin diye kapısının önünü sulayan Müşfik kahveci içeri buyur etti bir çay molası iyi olur diye geçirdi içinden. Çay kaşıklarının sesi zar ve pul sesini bastırıyordu, her masada ikili üçlü gruplar sohbete durmuştu hafif bir süzdü ortalığı cam kenarındaki küçük bir masaya oturdu. Arka masalardan bir ses yükseldi “Şerafettin gel de işsiz güçsüz takımına yeni işini anlat, Müşfik çayla bizi hemen.”  Sandalyenin yere sürtünme çığlığının ardından masaya oturdu, uzun uzun kâh gülerek kâh hüzünlü anlattı durdu masadakiler de sordu durdu. Şerafettin anlatırken fark etti bu iş sevmişti, ama bugünlük bu kadar yeter dedi kollarını arkaya atıp eve doğru yürümeye başladı. Sofra çoktan hazırlanmış ekmek ile gelecek Şerafettin bekleniyordu, karısı kocaman gülümsüyordu kapıda hemen sofraya oturdular. Karısı daha bir şey sormadan anlatmaya başladı, “namusum için ölürüm biliyorsun bu iş tam bana göre, rahmetliye saygımdan başka verilecek hesabım yok. Sessizce çalışıp en iyi şekilde örtüyorum onları, toprağı kaç kat atacağın önemli garibanlara haşerenin ulaşmasını imkansız kılmasak da zorluyoruz işte.” Gözlerinin içi gülerek anlatıyordu, içerden çıktığından beri karısı bu kadar hafiflediğin görmemişti bu durum onu mutlu etse de nazar değer diye korkuyordu. Bir yanda sürekli dilinin ucunda “vah vah vah zavallı kaç yaşındaymış, peki o kaç yaşındaymış, ne iş yapıyormuş, vah vah”  diye söyleniyordu.

Kalabalık dağılmıştı, “ne çok tanıdığı varmış rahmetlinin” diye düşündü sıcaklar artıkça işler de artıyordu, bugün yedinci kişiyi gömmüşlerdi. Dört kadından birinin boyu çok uzundu, zar zor da olsa o uzunlukta bir yer bulabilmişlerdi. Ortalığı el birliği ile toparladıktan sonra tabanları lastik bir ayakkabı almak için mahalledeki kunduracıya uğradı, bu ayakkabılar ile olmuyordu ökçesi sürekli çamura yapışıyordu. Ayakkabıcıya uzun uzun işinin ustalıklarını anlatıyordu, adam sanki çocuğu ile gurur duyan baba edası ile bütün anlattıklarını pür dikkat dinledi bir de üstüne indirim yaptı, Şerafettin yüzündeki memnuniyet ifadesi ile eve girdiğinde aynı ifade karısında da vardı. Aynı şeyleri hiç bıkmadan bir kez de ona anlattı, uzun kadın için zor yer bulduklarını,  toprağın havanın sıcaklığı ile kurumasını daha zor kazıldığını, ölenin öldüğü ile kaldığını kalanların neler fısıldadığını karısı günler boyu usanmadan dinledi. Şerafettin mutluydu daha ne isterdi.  İnsanlarla aynı masada oturmayı, göz göze gelmeyi, konuşmayı sevmeyen Şerafettin gitmiş yerine her gün başka bir hikayeyi anlattıkça coşan bir adam gelmişti.

Lastik ayakkabılarını giydiği gibi “ilk çayımı işte içerim geç kalmayayım” diyerek çıktı evden. Öğle namazının hemen sonrasında biraz kabalık toplanmıştı, rahmetli epey yaşlıydı bir yandan toprak atıyor bir yandan da gözleri ile geleni gideni süzüyor fısıltıları dinliyordu. Gelenlerin neredeyse hepsi erkekti iki kadın gelmişti dantelli siyah başörtüleri ve beyaz mendilleri ile bir yanda gözlerini siliyor sonra aynı mendil ile alın ve gerdanlarında toplanan teri siliyorlardı. Konuşmalar arasında duymuştu eski Yeşilçam sineması emektarıydı rahmetli, kim bilir kim diye düşündü, filmini izlemiş miydi? Yine de bu kadar az kişinin uğurlamaya gelmesine üzülmüştü. Günler kısalıyor gelen giden azalıyordu bugün sadece tek kişiyi uğurlamışlar kalanlara su vermiş taşlarını yıkamıştı.

Her gün azalan işleri ile içine kasvet geri dönmüştü,  günlerdir hiç iş çıkmıyordu ay da bir bilemedin iki kişiyi anca gömebilmişlerdi. Eve gittiğinde masaya konmuş bir tabak ile suskun karısı onu masada bekliyor oluyordu, mahalleliye de anlatacak hikayesi kalmamıştı. Kahve de seslenip sohbet edenlerin yerini başı ile sessizce selam verenler almıştı.  Tek başına küçük masasına geri dönmüştü, içi içini yiyordu’ a’ dese sesi çıkmıyor ‘b’ dese gerisi gelmiyordu dalgın dalgın uzaklara bakıyordu.

Topukları havalanarak gitti iş artık ona zulüm geliyordu, en sonunda Mustafa usta ağzındaki baklayı çıkardı “değirmeni döndüremiyoruz”. İçindeki sıkıntı bedene bürünmüştü, işsiz kalamazdı parasında değildi işini seviyordu. Yemek yemez olmuştu gözünü kapattığı saatler sayılıydı, evin içinde dolaşıyor gece bitsin diye yalvarıyordu. Sabaha az kala karısı kısa kısa hırıltılı nefes alıp verirken Şerafettin’in göğsü sıkıştı usulca diğer odaya girip bu eve taşındıklarından beri yeri hiç değişmemiş kapağı hiç açılmamış sandığı açtı. Beyaz kolalı dantelleri, ütülü havluları kenara ayırdı, sıkıca sarılmış bohçayı kaptığı gibi dışarı fırladı. Mahallede üç el silah sesi yankılandı, tek tek yanan dairelerin ışıkları siren seslerine karıştı.Gecelikleri ile aracın önünde duran karısı ağlarken Şerafettin kahkahalar ile gülüyordu.

 

 

Reklamlar
Toprak Kokusu Çeker

ACI

michele-kingdom-11

Koşar adımlarla yürüyordum zihnimden sürekli sandalyenin düşmesinden hemen önce söylediği  öfkeli sözleri  geçiyordu ki, hangi yönden geldiğini bile anlayamadım adam bir anda kulağını serçe parmağı ile sarsarak gelip tam karşımda durdu. O kadar ne olduğunu anlamamıştım ki, ama zihnimdeki sesler bir anda durmuştu, bana baktı şiddetle kulağını karıştırmaya devam etti. Sonra bir karartı fırladı kulağından, ne olduğunu anlamaya çalışırken aşağı doğru düşüşe geçmişti karartı. Biraz hızlı bir hareketle belimi bükerek olduğum yerde onun ayaklarına doğru eğildim,  yere çarpmak üzereyken gördüm, bir ‘A’ harfiydi bu.

Belimi doğrultmadan başımı kaldırarak gözlerimi ona doğrulttum, yüzünde belli belirsiz bir rahatlama vardı, ama serçe parmağı olanca şiddeti ile kulağını sarsmaya devam ediyordu. Kendimi doğrulttum, karşısına dikilene kadar geçen kısacık sürede aklımdan bir sürü soru geçti, sormalı mıydım? Yüz yüze duruyorduk sorsam bile sorularımı duymayacaktı.                Göz kapakları hüzünle karışık çökmüştü, yüzündeki çizgilerinin arası kirli kara yollar olmuştu, kenarları sökük bir bere saçlarını örtüyordu ve yanlardan yağlı beyaz saç telleri sarkıyordu. Kıyafetleri eski ve uzun süredir üzerinden çıkmamışcasına kalıp olmuştu, ama kötü kokmuyordu tuz ve limon kokusu vardı. Tedirginliğim öfkem korkum geçmişti. Bu koku beni çocukluğuma, sabah erkenden fırına kıyıdan yürüyerek giderken, sabahları denizin getirip kıyıya bıraktığı kokuya götürdü. Sanki yeniden sabah olmuştu, ayağıma büyük gelen ayakkabımı parmaklarım ile sıkı sıkı tutarak kıyıdan yürüyordum. Giderken oyalanarak yürüyordum fırın da açılmış oluyordu bu aralıkta,dönerken ise bir nefeste dönüyor sıcacık ekmekler soğumadan sofraya konuyor ve babam yola koyulmadan mutlaka bir ucunu koparıyordu,  benim görevimmiş gibi her sabah aynı tekrar oluyordu.

Yüzüme bakmaya devam ediyordu göz torbalarındaki titreme dışında vücudu sabit tek eli aynı hareketi yaparak, olanca gücü ile kulağını sarsmaya devam ediyordu. Bütün sorular aklımda dolanıyorken bir şey söylemek istiyor muydum, emin değilim ne söyleyecektim düşünemiyorken bile. Parmağını kısa bir süreliğine kulağından çekti kulağının içinde bir çengel gibi karartı göründü, yaklaşmaya korkuyordum ama merakıma dayanamadım bir adım attım aynı anda o da geriye bir adım.

Siyah çengel kulak memesinden aşağı yuvarlandı, öylece ceketinin yakasına geldi takıldı. Koyu kahve kalın fitilli  bir ceketti üzerindeki kolları biraz uzun ellerini epey örtüyordu, belki de onun ceketi değildi öylesine üzerine geçirivermişti. Cekete mi yoksa çengele mi bakacağımı şaşırmıştım. Bütün bu karışık düşünceler halindeyken bir an çengeli göremez oldum, biraz daha dikkatli bakınca hem çemberi gördüm hem de onun bir ‘C’harfi olduğunu anladım. Yaşlı ve kemikleri dik bir dağ gibi duran parmağı ile özenle harfi yakasından aldı bana uzattı, ne yapacağımı bilemeden parmaklarım kendiliğinden uzandı.

Harf parmaklarımın arasındaydı, diğer avucumun içine koydum ve sımsıkı kapattım; babamın denizde kaybolduğunu söyleyen memurların evin kapısında belirdiği akşam gibi tırnaklarım avucumun içine batıyordu ama içimden sürekli ağlamayacağım diyordum. Memurların arkasından annem masanın başındaki sandalyeye çöktü kaldı, aralık kalan kapıdan bir hışım fırladım; gittiğini bildiğim yerlere kendim gidip bakacaktım gözlerimle görecektim orada olup olmadığını. Ayaklarım birbirine dolana dolana yürümeye başladım bacaklarımda hafif bir titreme, içimde bir korku ile. Aklımda hep aynı şeyi soruyordum “Ya hiçbirinde yoksa” hemen bu düşünceyi kovalamak için şarkı mırıldanmaya başladım, sonra da kendimden utandım şarkı türkü nerden çıktı şimdi. Yumruklarım terden ıslanmıştı açar açmaz ıslanan harfin bir parçası avucumda bir parçası da parmağımın ucunda kalmıştı, bir üfleme ile uçurdum bütün parçaları.

İhtiyar parmaklarını hafifçe yüzüme doğru iteledi, geriye mi çekilsem bilemezken yolun yarısında kolunu geri çekti yeniden şiddetli bir hareket ile serçe parmağını kulağına sokuşturuverdi.  Bu durum artık iyice kafamı karıştırmıştı, neden bunu yapıyordu, kim bu adam, neydi bu kulak hadisesi?

Dağınık saçlarının arasında kalan eski yara izini fark ettim, daha önce dikkatimi çekmemişti halbuki derin yara izinin yüzeyi parlıyordu ve bu yara izini tanıyordum.  Babam bir defa içine düştüğü fırtınadan çıkmaya çalışırken, yalpalayan teknede düşüp kalkmaya çalışırken de dümene kafasını çarpmıştı. Yarılan alnının iyileşmesi 2 ayı bulmuştu.Yara aynı yaraydı ve aynı yerdeydi, ama bu adam babam değildi. İlk fırtına ufak yara bere ile atlatılmıştı, ama ikinci fırtına öyle olmamıştı. Bütün her yere bakmıştım ama ne kahvede, ne dükkanda, ne de o hep ağlarını onardığı yerde yoktu. Omuzlarım düşmüş, gözlerim yaşlarla dolu evin yolunu tutmuştum. Evin kapısına gelince dönmüş gibi heyecanlandım, sonra hızlı hızlı ve arka arkaya evin kapısını kırarcasına çaldım. Annem donuk gözlerle bana baktı arkasını döndü gitti bulaşık yıkmaya devam etti. Tezgaha yaklaştım,” ama babam “diyebildim, baktı sadece yavaş yavaş başını yeniden çevirip uzaklara bakmaya devam etti. Gözlerimiz buluştu yeniden parmağı kulağının içinde öylece durdu birden başparmağını da kulağına yaklaştırdı, bir şey yakalamış gibi gözlerini büyüttü kaşların kaldırdı şaşırarak bana baktı. Hafif bir hareketle kulağının içinden çekti aldı bir ‘I’ harfi,  ‘ACI’, elimde kocaman bir acı kalmıştı ya da içine sıkışıp kaldığım büyük bir acı.

Adam rahatlamıştı yüzüne tatlı bir gülümseme yayılmıştı bu gülümseme zihnimdeki bulutları dağıtmıştı, beş yıldır her gün aynı koridorda karşılaşıyorduk niye tanıyamıyordum? Bir gün harfler, diğer gün resimler veriyordu bazen de sadece bakıyordu, bir tek konuşmamız “belki babamı bulmuş olsaydım bu koridordan da bu acıdan da kurtulurdum” oluyordu.

 

 

 

 

ACI

Gölgeler ve Işıklar

 

0aa7b1ac528f9925f7a1682c67e6c86e

“Bu misafir henüz evliliğiniz için erken değil mi” diye sordum, cevabı “ama çok istiyor” oldu. “Sen daha çok gençsin, biraz daha düşünsen” dedim, “ama çok istiyor” dedi. Sonunda “sen istiyor musun” dedim, duraksadı ilk defa sanki o an düşünüyormuş gibi bilinmezlikle şaşırdı, cevabını beklemedim “neyse sağlıkla gelsin” diyebildim. Doğruldu ve giyindi, sessizliğe bürünmüştü bütün soru işaretlerini ona bıraktığım için biraz daha rahatlamıştım.

Çalan telefon ile saati fark ettim buradan ayrılmalıydım artık, yüzümde gülümseme ile odadan çıktım. Yolda yavaş ve uzun adımlar ile yürürken ellerimi belimde birleştirsem hepten karga gibi yürürüm diye düşündüm, ne yaptığımı düşünmemeye çalışıyordum. Aslında iyi bir şey yapmıştım kararsızdı besbelli, üstelik o kocası olacak meymenetsiz de yarın öbür gün ya onu aldatacaktı ya da kötek atacaktı. En azından kısa bir süre düşünür, bu da bir şey diye geçirdim içimden. Yavaş yavaş bu işi sevmeye başlamıştım, tarifsiz bir keyif almıyordum ama işe yaradığına inanıyordum.

Kargalar gibi uçamasam da uzun bacaklarımı açarak yeni görev yerine varmıştım, ikinci kata çıkmam gerekiyordu. İnce, dar ve dönerek çıkılan merdivenlerde karga olmak avantaj olmadı, yan yan yavaş adımlarla kapının önünde belirdim. Kahverengi çift kanatlı eski bir kapıydı, ama temizdi bir tek toz tanesi bile yoktu.  Hemen gözüm yeni kimliğime kaydı Nörolog Nazan Yıldırım, zor olabilir diye düşündüm hızlıca uzaklaştım bu fikirden. Böyle ayak bağı olacak fikirlere yer olmamalıydı zihnimde, kapıdan süzülüp geçtim oturdum masamın başına. Çok geçmeden Arif Bey kapıyı tıklattı, kapı açılır açılmaz önce büyük ayaklarının ucu dikkatimi çekti, aşınmış ama boyalı ayakkabısı kendinden önce odaya giriverdi. Sonra ufak kapı aralığından kayarcasına bedeni girdi, uzun boylu ve uzun paltolu bir adamdı. Daha yakından incelemek için hemen karşımdaki koltuğa buyur ettim, onu uzun uzun seyretmek istiyordum,  söylediklerimi iyice anlamasını ve o sırada gözlerine bakmayı da. Hemen yayılmadı önce tedirgin ama kıvrak vücudu ile ucuna oturdu koltuğun. Gözlerime dikti gözlerini, içime doğru bakıyordu, söyleyeceklerim dudaklarıma dökülmeden aklımdan geçenleri görmeye çalışıyordu, gülümsedim. Göremeyecekti hiçbir şey, ama ben ona söyleyecektim her şeyi. Biraz hoşbeş etmeliydim, hemen söylersem şoke olurdu ben ise şoke olmasını değil bir sonraki adımı yaşamasını istiyordum geçmişi ve geleceği ile yüzleşmesini.

“Arif Bey buraya gelirken epeydir duyduğunuz çınlamalar da eşlik etti mi size?”

Titrek bir sesle düşünmeden kısa cevabı geldi “evet” hemen arkasından ekledi “çok da baş ağrım var ağrı kesiciler fayda etmiyor bıçak saplanması gibi ağrılarım var”

“Ağrılarınız giderek artacak Arif Bey, bu ağrılara maalesef çaremiz yok”, boş boş baktı bir an o boşluğu yakalayıp devam ettim “ hızla büyüyen ve omuriliğe kadar yayılmış bir tümörünüz var”. Dudakları yarı aralanırken boğazı düğümlendi, tıslama ile fısıldadı Arif Bey “ölecek miyim?” “ölmezseniz bir mucizeye tanıklık ederiz “dediğimde biraz sallanarak koltuktan doğruldu eli ile izninizle der gibi aşağı yukarı salladı. Ayağa kalkmıştım düşerse yakalar mıydım, sanmam  ama Arif Bey odanın kapısını kapatır kapatmaz balkonun kapısını açtım. Küçük bir balkondu sigaramı yaktım, sokağın vuran ışığına doğru üflediğim duman kaybolurken Arif Bey karşı kaldırıma geçti. Bir süre durdu eliyle yüzünü kapadı, sigaramı içmeye devam ettim her içime çekişte izmaritin yanma sesi sırasında gözlerimi yumuyordum sonra açıp göğe bakıyordum. Arif Bey gitmişti, sigaram da bitmişti yere attığım izmariti vücudumun ağırlığını verdiğim ayağımla bir güzel ezdim, artık ayrılma vakti gelmişti. Bugün artık bir başka işim yoktu, yeni birisi ile karşılaşmaya gücüm de yoktu.

Aylarca peşinde gölge gibi dolaşmıştım, her Cuma öğleden sonra 15:37’de gelip aynı banka oturuyordu, yüzü duvara dönük sırtı ise ağaçlara. Artık sonuna gelmiştik yine bugün banka gelip oturdu, hızlı adımlarla yürüyüp aniden yanına oturuverdim, şaşırdı ama rahatsız olmadı. Onunla aynı duvara aynı sessizliği paylaşarak bakarak, oturdum. Birkaç saat sonra hareketlenir gibi oldu kalkacak sandım boşalttım bir çırpıda dilimdekileri, “artık hazırsın yapabilirsin sadece canın yanmasın, zaten çok yandı” dedim. Hafif yan döndü bir gülümseme kondu dudaklarına, bu habere sevinmiş gibiydi. Çantasından ilaç kutusunu çıkardı birkaç küçük damla su ile içti, “buradan sonra ziyaretlerine gidiyorum gelir misin?”dedi. Neredeyse bir yıldır yerimden ayrılmış gezintilerimi tamamlıyordum bir bakmak bana da iyi gelir diye düşündüm. Onu onaylayan başımla birlikte kalktık yürüdük, selvi ağaçlarının arasından geçerken Yağmur’u kucağında bebeği ve hemen arkasında umarsızca dikilen kocası ile gördüm hıçkıra hıçkıra bir mezar başında ağlıyordu. Şişmiş gözleri tanır tanımaz bir eda ile bana baktı bende mezarı başında beklediği Arif Beyin taşına. Yürümeye devam ettik, Leyla Hanım’ın gücü kalmamıştı, ama yolu da kalmamıştı. Oğluna ve eşine teslim etme zamanım gelmişti, onlara sarılır gibi toprağa sarılırken ben de yerime geçmiştim artık.

Biraz uyku hepimize iyi gelecekti.

Gölgeler ve Işıklar

Uzun Boylu İnce Adam

299d5b25cf5f94a47fd6016fd4ff59f0

Öylesine bir gündü işte; belki bir fazla ya da bir eksik. Fazla olan, geçen haftadan daha çok yağmur yağıyordu; aklıma bunu kazımış olmam yağmuru sevmediğimden değil, üç ayda bir üşenmeyip  gittiğim kuaförden çıkalı iki saat olmuştu, en unutulmaz tarafı buydu işte.

Mavi şemsiyem turuncu gözlüğüm gibi çantamın diplerinden hiç ayrılmazdı, hemen açtım, kızıl saçlarım altında kalsın, yağmurla buluşmasın istedim. Ofiste mesaimi tamamlamadan çıkmak için uğraş veriyordum epeydir, işimi seviyordum neticede, çok uğraşmıştım bu meslek için.

Şu sıra işler de biraz hafiflemişti, çok uzun sürmezdi, bu anları yaşamak lazımdı. Sokakta dolaşmak, insan yüzlerini seyretmek, zaman ve ışığın buluşmasını sindirmek istiyordum. Bu niyetler ile sırt çantamın kuyruk sokumuma yaptığı baskıdan alnımda oluşan minik terlerin gözüme akmaması için söylenirken, evimin karşısındaki duvarın üzerinde bir çift ayakkabı ve hemen yanı başında bir vazo dolusu çiçek beni karşıladı. Ayakkabılar eski, çiçekler ise tazeydi; ustalıkla boyanmış ve cilalanmış bir çift ayakkabı kim tarafından ve neden bırakılmıştı hiç ilgilenmedim. Ama bir vazo dolusu taze çiçekle olması ilgimi çekti, biraz eskilerden kurtulma gibi görünse de aslında bir veda gibiydi, ne hikayesi vardı? Fotoğrafını çekmek istedim, sırt ağrımı unutmuştum, arka arkaya birkaç poz çektim, gören gözler “dergi için mi çekiyorsunuz” diye sordu.

“Ben size sorayım, bunları kim bıraktı gördünüz mü?” Gören gözler sus pus oldu giriverdi içeriye.  Akan terlerden, sırt ağrımdan beni kurtaracak olan evime vardım.  Parmaklarım yemek yapmak ile uğraşırken zihnim fotoğraflardaydı. Her bir fotoğrafı ekranda incelerken ya bir fazla ya bir eksik gelir gözüme, bu defa da çekerken fark edemediğim bir şeyi gördüm. Ayakkabılar erkek değil bir kadına aitti, bu nedenle çok aşınmamış ve bakımlıydı, demek ki biraz uzun boylu bir kadın olabilirdi. Daha fazla sandalye üzerinde oturamayacaktım, ama koltuğa teslim olup sabah gözümü de orada açmayacaktım.

Gözümü açtım, beyaz tavan yerine mavi bir tavana bakma isteği ile. Yetişmem gereken bir toplantım yoktu, ama yine de gözümü açtım. Perdelerin arasından sızan sabırsız güneşi eve davet ettim, hemen başımı aşağıdaki duvara bakmak için uzattım, içimde belli belirsiz bir pişmanlık vardı, neden daha  önce bakmamıştım, ayakkabılar yoktu, kim almıştı acaba? Bütün bu düşüncelerin arasında bir tomar dergi ve bir dikiş makinesinin duvarın üstünde beklediğini gördüm. Yine özenle yerleştirilmişlerdi, kimsenin dokunmasına izin veremezdim, fotoğraf makinemi kaptım, üzerimdekilere bakmadım, kapıyı açtım fırladım. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum, bu görüntüyü önce uzun uzun inceledim,  dergilerin her biri özenle dizilmişti, hiç birisi sağa sola kaymamıştı, bir boy sırası vardı üstelik. Moda ve dikiş dergileriydi, 1985 ve 1991 yılları arasında çeşitli aylara aitlerdi, eski sırasına sadık kalamam diye karıştırmaya çekindim. Makine dergilere nispeten daha yeni duruyordu, demek ki sonradan alınmıştı. İğnesi ucunda, iğnenin ucunda ise küçük bir sarı pamuklu iplik parçası kalmıştı. Sarı bir elbise kenarı mı, gömlek düğmesi mi, yoksa bir mutfak peçetesi mi dikilmişti? Güneş tam üstlerine vuruyordu, iyi birkaç poz yakalamak için paçaları sıvamak lazımdı, duvarın üstüne çıkmam işi çözecekti, ama bu uzun paçalı pijamanın da biraz gayretlemesi gerekiyordu.  Duvarın üzerinde bir ip cambazı dikkati ile dikilmeye çalışırken gören gözleri fark ettim. Bu defa çıt çıkarmadan izliyordu beni,  eminim soruları vardı ama ip üzerindeki dengemi hayretle gözlemlediğinden ve çıkacak en küçük çıt sesinde burun üstü düşeceğimi bildiğinden dişlerini sıkmış izliyordu.  Belki de düşsem daha iyi malzeme olurdum ama yine insaflı kadınmış duvardan inmemi bekledi, iner inmez de yapıştırdı nefessiz sorusunu: “makine çalışıyor mu?”  Hafif başımı kaldırdım, penceresinden yansıyan güneşten onu göremiyordum, gözlerimi kıstım, boşluğa doğru bakıp omuz silktim. Eve çıkalı çok olmamıştı ki Belediyenin eşya toplama birlikleri gelip her şeyi götürdüler, belki de eşyalar oraya bırakılmadan önce onlara haber verilmişti.

Adım adım yolları tepmek için sokağa çıktım yeniden, sokakları geçerken hep bir sonraki bırakılacak eşyayı düşünüyordum, belim yine ağrıyordu, bir doktora gitme zamanı gelmişti, “havalardan, geçer” derse çok bozulurum diye düşünerek belli belirsiz gülümsedim. Ismarladığım kitapları almak için dükkanın kapısından giriverdim, kapı açılınca tepesindeki çan çaldı, birisinin geldiğini haber veriyordu. Uzun yıllardır bu kapıdan girerim, bazen de çanı çaldırmadan girmeye çalışırım, henüz hiç başarılı olamadım ama neyse.

Yine Ali Bey’i ara ki bulasın, ya bir kutunun içine girmiştir ya da rafların arasında kaybolmuştur. Neyse ki kitapları nerede tuttuğunu biliyordum, dolabın kapağını açmamla sesini duymam bir oldu, son dönemde yapılan hiçbir çeviriyi beğenmiyordu, söylene söylene geldi yanıma.

“bulmuşsun kitaplarını” ,

“yıllardır yerleri hiç değişmedi ki”

“e değiştirsem bulamazsın ki” bu konuda tartışamazdım, gülümsedim sustum.

Dükkandan çıkarken çan yeniden çıngırdadı, gelen gidiyordu, havada sabahki güneşten eser kalmamıştı, yağmur geliyordu, belki de gerçekten havalardan bu ağrıyı çekiyordum. Hava kararmak üzereydi, fotoğraf çantama kitapların poşeti, ona ise market poşetleri eklenmişti, yine de merakla sokağın köşesinden dönmüştüm, yeni bekleyen eşyalar var mıydı? Yoktu. Duvarın üstü sağı solu bomboştu. Ne zaman bırakılıyordu eşyalar, sabah mı gece mi, hangi gün aralığını yaşıyorduk, bütün gece beklesem görebilir miydim? Aslında beni merak ettiren neydi, eşyaları bırakan mı yoksa bırakılanlar mı? Sürekli camdan dışarıyı kontrol etmeye başlamıştım, yapmam gereken işlere odaklanamıyordum, artık hayatına girdiğim yabancı gelecek miydi? Perdeyi aralamaktan kendimi alamıyordum, sokak lambasının duvarı aydınlatması işime yarıyordu, ama bütün gece bunu yapamazdım. Yapamadım da, nihayetinde uykuya teslim oldum.

Bugün artık bir doktordan randevu almalıydım, bacaklarımı zorla indirdim yataktan, birkaç görüşmeyi iptal etmem gerekiyordu, pek de istemiyordum işle ilgilenmeyi. Perdeleri hiç açmadım, sadece bir an önce çıkmak istiyordum, çantamı yanıma alıp almamaya karar veremedim, onsuz olmaya pek alışık değildim ve yanıma aldım. Apartmandan çıkarken beklediğini alamamış bir çocuk gibi küskün duvara dönüp baktım, boştu. Yavaş yavaş yüreyebiliyordum, yan sokağı kesen aralıktan geçerken iki kız çocuğunun saçlarında peruklar ile bir bavulun başında oturduklarını gördüm. Makinemi çıkardım, düşüncelerimde “geç kalıyorum” sesi çınlayarak biraz yaklaştım çocuklara, bavulun içine gömülmüşlerdi, beni fark etmediler, peş peşe fotoğraflarını çektim. Ama o anda ben fark ettim, bavulun içindeki kıyafetler özenle dikilmiş ve uzun kadın elbiseleriydi, onlar benim hikayemin parçalarıydı. Bırakılmışlardı, ama meraklı kızlar bavul görür de durur mu, hele bir de perukları görünce hallaç pamuğu gibi silkelemişlerdi bütün bavulun içindekileri. Olabildiğince çok kare çekmeye çalıştım ama bir kere hikayem dağılmıştı, nasıl tekrar bir araya toplayacağım bilmiyorum. Doktorun kapısından içeri girdiğimde gömleğim sırılsıklam olmuştu, acı ve kızgınlık ter olup akmıştı üzerimden. Ağrımı hafifletecek iğnelerim ve elimde reçete ile ayrıldım, eve gidip uzanmak dışında düşünecek hiçbir halim kalmamıştı. Öyle de yaptım, uzanır uzanmaz ilaçların etkisi ile olsa gerek hemen uykuya daldım, uyandığımda akşamın alacakaranlığı çökmeye başlamıştı. Duvarı, çöpleri gözlerken kendi evimdeki çöp dağını unutmuştum, ağrılar azalmışken bir koşu atmak istedim.  Duvarın dibinden usulca yürürken az ileride uzun ince bir gölgeye rast geldim, sırtı bana dönüktü, olabildiğince sessiz olmak istedim, sanki ürkek bir hayvana yaklaşır gibi dikkatliydim, korkmasını istemiyordum. Hırıltılı bir sesle “iyi akşamlar dedim” başı ve sırtı yan döndü, yerinden kıpırdamadan selam verdi. Günlerdir takip ettiğim eşyaların sahibi ile yan yana duruyordum, birkaç kumaş parçası ve seçebildiğim kadarıyla ayna kırıkları bırakıyordu. Çöpü attıktan sonra anahtarımı arıyor gibi yaparak biraz daha izlemek istedim. Elleri de vücudu gibi incecikti, narin uzun parmakları vardı, tırnakları bakımlıydı, saçları özenle yan yatırılarak taranmıştı, hareketleri ölçülü ve sanki dans eder gibiydi. Gözlerim ayakkabılarına takıldı, ayakları da inceydi, ayakkabıları yeni boyanmış ve parlatılmıştı, ilk bıraktığı ayakkabıların bir diğer çiftini giyiyordu.  Evet bu bir vedaydı, tek tek bütün eşyalar ile vedalaşıyordu, anılarından kopuyordu, ama yanlış  düşünmüştüm. Diğer yarısına vedaydı, bütün bu eşyalar ile kendini parçalıyor ve tek tek özenle atıyor, kopuyordu. Anahtarı bulmuştum artık.

Uzun Boylu İnce Adam

TEKRAR ESEN RÜZGÂR

TEKRAR ESEN RÜZGÂR

Hızlı hızlı rujumu sürdüm, makyaj masamda çok seçenek yoktu, şeftali rengi dudaklarımla gün boyu gülümsemeye hazırdım. Sürekli boynumu saran yeşil fularım ile kapıya yöneldim, bağcıklarından usandığım ayakkabılarımı giyerken tam karşımda duran mutfak masasında içinde yarım kahve duran fincana gözüm takıldı. Akşam mı bırakmıştım? Ama genellikle öğleden sonra kahve içmemeye özen gösteririm (niye böyle kurallarım varsa). Hatırlayamadım belki de bir ‘kaç yudum kahveden ne zarar gelecek’ dedim. Her sabah aynı saatte bindiğim otobüse geç kalmamak için bu düşünce ile daha fazla birlikte olmamam en iyisiydi.

Otobüse yetişebilmek için hızlı adımlar atarken birkaç kişinin bana baktığını hissettim. Rujum mu fazla gelmişti acaba, rimeli mi bulaştırmıştım… Çok üzerinde durmak istemedim, hızla yürümeye devam ettim, bir yandan da bugün yapacağım sunumu düşünüyordum. Sonra birden aklıma geldi, elbisem biraz dardı, yeni de almıştım, ama içine zorlanarak girebilmiştim, acaba o mu kötü duruyordu? Bir vitrin ya da cam kapının önünden geçmeye çalıştım, olmadı. Durağa geldiğimde otomobillerin camlarına, şoförleri ile göz göze gelmeden, kaçamak bakışlar attım. Biraz sıkıştırılmış gibi duruyordum sanki, bu elbiseyi alırken aklım neredeydi ya da kasada bir küçük bedenle mi karıştırdım acaba? Son zamanlarda çok gelir oldu başıma böyle durumlar. Sonunda görünen otobüs bir küçük kalp çarpıntısı yarattı. Birkaç sabahtır bu tatlı heyecan yanaklarımı kızartıyordu. Hiçbir zaman kapıları tutturamam, kuyruğun en önünde dursam da otobüs biraz ileri kayar ve ben kuyruğun sonunda kalıveririm. Bu sabah da bu durum değişmedi. Tek farkı öfkelenmeden, sakin ve güleryüzle binmeye çalışmamdı. Arkaya doğru ilerlerken yine gördüm onu, başını hafif çevirip sağ tarafındaki boş koltuğu işaret eder gibi gözlerini koltuğa dikti. Aslında cam tarafını daha çok severim, birilerinin bel hizasında omzumun kalması ya da koltuğun kenarından tutunurken saçlarımın tanımadığım birisinin avuçlarının içinde kalmasından hoşlanmam.

Bunu sanki önceden söylemişim gibi ya da o tahmin etmiş gibi hemen kalkıp yer verdi. Cam kenarına oturmuştum sonunda, yan koltuğa usulca ilişti. Dünde mi aynı gömlek vardı üzerinde pek hatırlamıyorum. Mavi keten gömleğinin kolu yan yana otururken açıkta kalan koluma değiyordu. Dışarıdakiler gibi aşırı bakmamıştı bana, tuhaf bir durum sezmedi demek ki diye düşündüm. “Günaydın” dedi hafif gülümseyen sesiyle, gülümseyerek yanıt verdim. Çok konu bulup açamıyordum, çantamdan kitabımı çıkardım. Hangi sayfada kaldığımı bulmak için ayraç koymuştum sayfa arasına ama kitap beni sürüklememişti, daha önce okuduğum bölümleri unutuyordum. Tekrar başa döndüğümü hemen fark etti, “Henüz kitap bitmemiş” dedi. “Bitmedi” dedim, “şu sıralar çok yoğunum okuduğumdan bir şey anlamıyorum başa dönüyorum sürekli” diye devam ettim.  Gülümsedi, “Aceleniz yok nasılsa biter” dedi. Gülümsedim, “Ya da bırakırım artık” dedim. Sonra başımı çevirip biraz dışarıyı seyrettim, kitabı yeniden çantama koydum. Her gün geçtiğim yollar, duraklar, gördüğüm dükkânlar değişiyordu. Benim gibi kafası karışıklar için bu kadar değişim fazla yorucu. Birden düşüncelerim içimin ısınması ile bölündü, hafifçe bileğime dokunarak “Durağa geldik, inmeniz lazım” dedi. Kocaman bir kahkaha attım. Uyarmasa yine geç kalacaktım ofise. Apar topar kalkmaya çalıştım, o da benimle birlikte kalktı, ama o kalabalıkta indi mi inmedi mi göremedim. Omuzların arasından sıyrılarak, binenlere yer vermeden indim. Kısa ama yoğun ve yürümeye elverişli olmayan sıkıntı yüklü iki caddeyi aşarak şirkete ulaşıyordum. Yaklaşık yedi senedir hep aynı yolu gidip geliyorum. Bu kadar uzun süredir hep aynı kişilerle çalışınca birbirini tanıyorsun. Sabahları şirkete girerken, kartımı okuturken bana gülümseyen ya da kartımı bulamadığım için yardımcı olan güvenlik görevlilerini çok uzun zamandır tanıyorum artık. İşte yine öyle bir sabahtı, unutulan kart, gülümseyerek açılan kapı… Küçük ofiste çalışmak çok boğucu geldiğinden genellikle kantinde gölgelikli bir masada çalışıyorum.  Ama bugün sunum olacağı için hızla ofise yöneldim. Masama geçtiğimde not defterimi ve hazırladığım örnek maketi bulamadım. Bir an için ellerim titredi, durdum, hafif gözüm kararmıştı. Aklım toplamaya çalıştım; dün ofisten çıkmadan en son ne yapmıştım? Hatırlayamadım. Gözlerim dolu dolu olmuştu ki omzuma birisi dokundu. O kadar boş gözlerle bakıyordum ki… “Endişe etme sunum iptal oldu, maketi de el birliği ile buluruz” dedi tanımadığım bir yüz. Usulca koluma girerek beni kantine indirdi, “Sen biraz burada soluklan lütfen.” Yanıma soğuk bir su da bıraktı.

Öylece duruyordum, ne yapmıştım maketi, patrona göstermeye götürmüştüm orada mı bırakmıştım, merdivenleri düzeltmemi istemişti acaba eve mi götürüp çalışmak istemiştim… Bir türlü hatırlayamıyordum. Uzun uzun uzaklara bakarak düşünürken, birden gözüm güvenlik kapısına takılmıştı, ya bugün tuhaf bir gündü ya da bütün tuhaflıklar beni buluyordu. Epeydir otobüs de birlikte yolculuk ettiğimiz adamı canlı kanlı karşımda görüyordum, güvenlik görevlisi Behzat ile sohbet edip arada bana bakıp gülümsüyorlardı. Ben düşüncelere dalmışken o çoktan beni görmüştü. Kayıp maketi unutup bunun nasıl olduğunu düşünmeye başladım. Bir sabah beni buraya kadar takip etmişti, yoksa o sabah bu sabah mıydı, durağa gelirken birlikte kalkmıştık sonra ben onu kaybetmiştim? Ama neden beni takip etsin? Belki de bir görüşmeye gelmişti, Behzat’la şakalaşarak yaptığı sohbet ilk defa görüşmediklerini gösteriyordu, aynı bina da çalışıyor olsak daha önce de görürdüm oysa. Güvenlik kapısından geçip içeri süzüldü, hemen gözlüklerimi taktım, ona baktığımı görmesini istemedim, yanımdan geçti ama aynı sırada bulunan, yüzünün bana dönük olabileceği bir masaya oturdu. Selam vermedi, ben de vermedim. Küçük ama sık yudumlarla suyumu içiyordum, o da bir telefon görüşmesi yapıp elinin arasındaki küçük not defterine bir şeyler karalıyordu. Duymaya çalışmıyordum, daha ziyade neden ve nasıl burada olduğunu düşünüyordum. Oradan kalkmam gerekiyordu, çünkü pişkin tavrı canımı sıkmıştı.

Kalkarken sandalye bütün ihtişamlı gıcırtısıyla dikkatleri bana topladı, istemediğim ne varsa oluyordu, nefesim sıkışıyordu, bana baktığını hissediyordum, hafifçe sandalyesini geriye itti, kalkıverecek diye korktum. Ondan önce Behzat’a ulaşmalıydım, sorularımın yanıtı bir tek ondaydı. Neyse ki kalkmadı. Ama arkamdan usulca beni izliyormuş gibi hissediyordum, bu dar elbiseyi de yırtıp atmak geçiyordu içimden. Hepten zor nefes alıyordum, minik ter damlacıklarını alnımda hissediyordum. Behzat beni görünce oturduğu güvenlik kulübesinin dışarısına çıktı. Kemerinden tutup pantolonunu çekiştirerek beni beklemeye başladı, bense bu dar elbise yüzünden yavaş ve küçük adımlar ile ona doğru yönelmiştim. Soluklarım kesik ama hızlıydı. Yanına vardığımda bir yandan konuşmaya çalışınca “Soluklanın Leyla Hanım “ dedi, “Bırak soluğu Behzat! Az önce konuştuğun adam sanırım beni takip ediyor.“ Bu sözler bir çırpıda dökülmüştü dudaklarımdan. “Kim o? Neden buradaymış söyledi mi?” Behzat’ın bana her gün neşeli gelen gülümsemesi şimdi hoşuma gitmemişti, güneşten yanmış göz kenarlarının beyaz boşlukları gülümseyince kapandı.


Yumuşak bir sesle hafif fısıldar gibi “Leyla Hanım o bey sizin eşiniz Mehmet.”

TEKRAR ESEN RÜZGÂR

SIÇRAMA DENEYİMİ

Diğer evlerin içini seyretmeyi severim, hele de kış günleri akşamın erken inmeye cesaret gösterdiği günlerde.  İnce tül perdelerin geçirgenliğinde, ışıklar açılınca evler hepten davetkâr olur. Kiminde salonu izlerim; televizyon açıktır, önünde 2 çocuktan biri zıp zıp zıplar. Kadın yerinden kalkar, odadan çıkar, sonra birden balkon ışığı yanar, hemen ardından kapanır, hızlıca mutfağın ışığı yanıverir. Yan yana yaparlar şu elektrik düğmelerini; ilk seferde mutfak ışığını tutturmak hep biraz zor olur.

Aydınlanınca mutfak, kadının ocağın başına geçtiğini görebildim.Tencere kapağının açılması ile birlikte buhar bulutu camlara asıldı, kısacık da olsa ne yaptığını göremiyorum şimdi. Balkon kapısı açılınca ışıkla birlikte buhar da süzüldü aralık kapıdan, cam yeniden parça parça görünür oldu. Önce kadın mutfağın içinde bir buzdolabını açtı, sonra pencerede son kalan buğu parçası da uçtu gitti, buzdolabından aldığı bir kavanoz ile ocağa gitti. Ne olurdu ki şunların hepsini birden çıkarsa? Işık söndü yeniden salona döndü kadın, zıplayan çocuk oturmuş, televizyona bakakalmışlar, yerler mi bilemem ama önlerine bir meyve tabağı bırakıldı…

Bütün odalarının ışıkları yanan evin camını gözlemeye başlıyorum, neredeyse her odada bir insan var. Bu kadar kalabalık bir ev hanesi olduğunu daha önce fark etmemişim. Odalar arasında bir koşuşturmaca var, belli ki ya misafir geldi ya da gidilecek. Bir odanın ışığı söndü, aynanın önünde rujunu süren genç kadın salona geçti, bir yaşlı erkek ayağa kalktı ve kıza doğru yürüdü. Bu takibin en zor tarafı çoğunlukla durdurulamaz bir istekle konuşulanları duyma isteği. Bazen dudaklarını okuyabiliyormuşum gibi hissediyorum; sanki genç kadın ile yaşlı erkek ne konuştular anladım.

-Rujun fazla olmuş, git çıkar onu.

Kadın hiç konuşmadı, arkasını dönüp koridorda uzaklaştı ve yeniden odanın ışığı yandı, genç kadın odaya girdi, hızlıca bir pamuk aldı. Hah bildim işte, rujunu siliyor.

Seslendirmeye son veriyorum, aslında hiç ses çıkarmıyorum.

Gözlerimi açıyorum, kendi tüllerimin arkasından görünen dışarıya bakıyorum, yağmurun cama düşen sesini dinliyorum ama havanın kasveti yorganı ayaklarım ile itiştirip yataktan kalkmama engel oluyor, halbuki yeni tanışacağım evler için sabırsızdım.

Bir saat daha uyumuşum.Hava yorgan gibi ağır ama artık kalkmam lazım, önce biraz yatakta doğruluyorum. Kaslarım ağrıyor; havadan mı, hissedebiliyor muyum? Öylece oturuyorum, dışarıya bakmaya devam ediyorum. Bir kedim olsaydı belki bir amaçla uyanmamı sağlardı, ama kedi istemez ki evde.

Sandalyeyi çekip bırakıyorum bütün ağrılığımı üzerine. Mutfak masasında erken kalkmama göre ayarlanmış bir kahvaltı, sıcakken güzel olabilecek ama şimdi kurumuş birkaç dilim ekmek ve beklemekten çökmüş bir bardak çay. Pencerenin kulpuna takılan perdenin bıraktığı aralıktan dışarıya bakıyorum, hemen yan daire görünüyor. Eskiden camından sohbet ettiğim komşum Nesrin otururdu o camın ardında. Evin içinde sigara içemez cama kaçardı içmeye, derin derin nefes alır özlemle içine çekerdi dumanı, üstelik günde iki kere değil neredeyse günün yarısı o camda geçerdi. Ben de az da olsa laflamak olsun diye bazen hiç işim yokken mutfakta işlenirdim. Hiçbir şey söylemeden taşındı. Onu haklı bulsam da taşınmasının hemen ardından üzüldüğümü anladım, hiç kötü söz söylememiştik, üzmemiştik birbirimizi. Kırmızı boyalı tırnaklarının elini havada şöyle bir sallar ‘duman yüzüne yüzüne geliyor, ben o dairede olmalıydım’ derdi; bunu her seferinde derdi, kıkırdardık. Bazen kötülük olmadan da mesafeler açılabiliyor işte; kızmıştı bana, yüzüme haykıracak gibi olsa da üzüntüsünden hiç söyleyemedi. Birkaç ay boş kaldı ev, gelen gezen çok oldu, seslerini duyuyordum, konuşulanları da.  Bazılarına sinirlenip laf yetiştiriyordum, duymuyorlardı biliyorum ama olsun, pencereyi açıp ‘bu daireyi tutmayın çünkü komşunuz bir…’ diye bağırmak istiyordum.

Birkaç ay önce sakin bir çift taşındı; yeni evlilermiş ama uzun yıllardır birliktelermiş. Yoo, uzun cam sohbetlerinden bilmiyorum bunu, bazen bahçede beni gören apartman görevlisi Mesut Bey’den biliyorum, kim bilir onlara da neler anlatmıştır benim hakkımda, ama artık hiç ilgilenmiyorum. Soğuk çayımı yudumlarken zeytin çekirdeklerimi sayıyorum, bunu yapmayı seviyorum, her kahvaltıda kaç zeytin yediğimin ne önemi var bilmiyorum ama yine de çetelesini tutmak hoşuma gidiyor. Yeni komşum odanın ya da salonun içinde gezinerek telefonda konuşuyordu, içeriyi görmüyordum ama duyuyordum ve hayal edebiliyordum, ses uzaklaşınca önüne bir mobilya çıktı diye düşünüyordum. Eskiden ne çok mobilya vardı bizim evin içinde, şimdi kurtulduğum için mutluyum, bu boşluk hoşuma gidiyor, önüme aşılması zor hiçbir engel çıkmıyor. Önce biraz yardımla 12 kişilik masadan kurtuldum. Hiç aynı anda 12 kişi gelmemişti eve, masa neden vardı? Neyse ki bir gece yarısı parçalanarak bıraktı bizi, ama üzerindeki sürahiye üzülmüştüm. Masayı salondaki büyük ayna takip etti. Zaten sinsi sinsi sürekli bana bakıyordu, bir deprem olsa tepemize inecek diye korkuyordum. Tepemize inmedi, ama indi. Sonra bekarlık günlerimden kalma bir sürü anı tuz buz oldu. Anılarımı bırakmak istemedim, peşlerinden gitmek, onları yeniden yakalayıp sahip çıkmak bir anlık karardı. Karanlık uzuyordu ayaklarımın dibinde… uzun bir yol gibi görünmüyordu ama başımı göğe kaldırıp parıldayan yıldızları görünce o an kendi yıldızımı bulmalıyım diye düşündüm. Küçük bir sıçrama deneyimi belki de tek ihtiyacım olandı. Hafifledim, bir yaprak gibi süzülüyordum boşlukta.

Artık hareketsiz bedenim anılarımdan daha ağır, sürekli beni delen sözlerinden daha ağırım, şimdi ayaklarımı yerde sürürken bana dolanan kollarından daha ağırım.

SIÇRAMA DENEYİMİ

Bir Uzun Adam Bir Kısa Hayat

Bir Uzun Adam Bir Kısa Hayat

Uzundu boyu, tanıştığımız gün kapıdan boynunu eğerek geçmişti. Geçerken de hafif çarpmıştı kapıya, sonrada dönüp ters ters kaşlarını birleştirerek kapıya bakmıştı. Belli belirsiz gülümsemiştim, belliydi de belli etmemeye çalışmıştım.

Şaşkınlıkla, sakarlıkla geçen onca yıl ne çok şey kattı hayatıma. Sakin konuşması, yumuşacık sesi ile sokakta karşılaşınca hafif çocuksu zıplayarak konuşması ve sürekli salladığı ayağı ile bir yanı küçük çocuk bir yanı kocaman bir dost.

Ne çok dinledik, ne çok konuştuk, güzel güldük, ama hiç birisi yetmedi. Her geçen günümde seni çok özleyeceğim, çok arayacağım, huzurla uyu ve umarım kainat bizi yeniden karşılaştırsın Ömer İpek… 

Bir Uzun Adam Bir Kısa Hayat