Çok Geçmeden

Yaprakların hışırtısı güneş ile kovalamaca oynuyor, uzayan günler elini kolun sallayıp geçip gitmeden çimenlere basmak, göğe bakmak için işe giderken ve dönerken yolumu uzatıp türlü türlü oyunlar oynuyorum.
Kepenkleri kapatınca günün son ışıkları da olsa durmak izlemek ve öylece zihnimi boşaltmak için gittiğim su kenarında kendime bir masa buluyorum, yavaş içebileceğim büyük bir bardak çay söylüyorum ve kendime hep bir kurban seçiyorum, yüzünün mimiklerine ya da çay bardağını tutuşuna takılacağım her hareketini takibe alacağım bir kurban.
Bazı günler vasat geçiyor her zaman istediğim gibi birini bulmak güç oluyor bugün yine birisini bulabilmek umudu ile sağa sola boş gözlerle bakınırken yeni kurbanı mı buluverdim.
Epey bir uzaktaydı ama yine de her hareketini görebiliyordum, 65 yaşlarında gösteriyordu ense saçları uzun gri beyazdı.
Uzunca bir boyu var gibiydi oturuyordu ama bacakları fazla katlanmak zorunda kalmıştı, birde el ve ayakları büyüktü. İri gözleri alnına düşen saçları ile örtülmüştü, yeşil yer yer üzerinde daha koyu yeşil büyük lekeleleri olan parkasının üst iki düğmesi eksikti.
Bir elinde çay bardağı diğer elinde sıkıca tuttuğu lacivert bir çanta köşeleri yıpranmış aynı ayakkabılarının olduğu gibi, belkide çok yürüyordu ya da çok seyahat ediyordu.
Bu kadarlık bakışma yeterliydi, niye geldiğimi unutmadan düşüncelerime bir son vermeliydim. Ama kurbanımı merak ediyordum ve bu isteğime engel olamıyordum,  önce doğrudan ona bakmıyor gibi  kaçamak bakışlar ile süzmeye devam ettim sonra aklıma güneş gözlüğümü takmak geldi bir an için büyük bir rahatlama hissederek hızla çantamdan gözlüğümü çıkardım artık kurbanıma doğrudan bakacaktım.
Benim farkımda değildi başkasınında farkında olduğu söylenemezdi daha çok elindeki lacivert çantası ile ilgiliydi dakikalarca karıştırdı, içindekileri göremiyordum dışarıya hiç bir şey çıkarmıyordu sadece çantasının içindekilere bakıyor bazen gülümsüyordu. Gülümsemesi buruktu ama yine de bir gülümsemeydi, çantadaki karışıklığı düzenlemiş gibi durdu soğumuş çayından küçük bir yudum alıp bardağı sıkıca kıracakmış gibi tutup ve sinirli sinirli söylenmeye başladı.
Uzaktaydım ne değini duyamadım ama biliyordum ki yakınında bile otursam duymayacaktım, sesi çıkmadan sadece dudakları hareket ederek mırıldanarak söyleniyordu. Yeniden yeniden küçük bir dünyayı sığdırmış kadar dolu olan  çantayı karıştırmaya başlayıp içine girecekmiş gibi heyecanla kurcalıyordu bir şey aramıyordu, içindekilere bakıp kâh gülümsüyor kâh üzülüyordu.
Birden çantasını kapatıverdi göz göze geldik, ve büyük bir çığlık atarak ağlamaya başladı. Kurbanımın kurbanı olmuştum zira ne yapacağımı bilemedim elim ayağıma dolaştı, yanına mı koşsam, omzunu mu tutsam?
Hiç birini yapamadım öylece kalakaldım.
Diğer masadakiler ve çalışanlar hiç oralı olmadılar sanki her gün bu an yaşanıyormuş gibi sohbetlerine, gülüşmelerine, not almalarına devam ettiler.
Adam ağlıyordu ama bağırmıyordu ağlaması sessizce sürüyordu, görüyordum o da benim gördüğümü görüyordu. Ne diyeceğimi bilemeden mendilimi çıkardım yanına gittim, yüzüme bakmadan elini uzattı iri çilleri uzun ve uçları kırık tırnaklı parmakları ile aldı mendili. Bir süre durdum yanında varlığımdan rahatsız olursa bir şey söyler giderim ama sesini çıkarmaz ise otururum yanına diye geçirdim aklımdan. Sesi çıkmadı usulca iliştim yanındaki sandalyeye konuşmadan oturdum yanı başına, bekledim ya da beklemedim sustuk denize baktık. Sessizliği paylaşmamız birinci saatini doldururken harflerin hepsinin anlaşılacağı netlikte  güçlü bir sesle teşekkür etti, ne diyeceğimi bilemeden durdum rahatlamıştı onun güven testini geçmişim gibi hissettim. Geçmiştim de, anlatmaya başlar gibi oldu lacivert çantasını açtı yine içindeki küçük dünyasını karıştırmaya başladı artık daha yakından izleyebiliyordum. Çantanın içinde bibloya benzer küçük parçalar ve örtüler vardı, oldukça fazla sayıda fotoğraf, parfüm şişesi, kitap ve daha görmediğim pek çok şey…
3 fotoğrafı seçti ve çantayı kapattı, elimi dürterek fotoğraflara bakmamı istedi. Kocaman gözleri gülen bir oğlan çocuğu fotoğrafıydı iri çizgili bir şort, dize kadar uzanan beyaz çorap ve yeşil yakalı bir tişört giymiş bir çocuk. Fotoğraf stüdyosunda çekilmişti arka fonda çiçekler vardı, yüzüne baktım o bana bakmadı. Hızlıca bir başka fotoğrafı elime tutuşturdu bu defa fotoğrafa bakmadan arkasını çevirmeyi akıl ettim ve çekilme tarihini gördüm 1996 aynı gülen gözler ama sakalları uzun ve hafif kederli. Epeydir üstünden çıkmadığı belli olan koltuk altlarının rengi değişmiş krem tişört bir sandalyede oturuyor.
Elimden çekiştirerek aldı fotoğrafı kim bu çocuk diye sormama ramak kalmıştı bir başka fotoğrafı gösterdi, çantayı karıştırmaya başlamıştı yine, fotoğrafın arkasını çevirdim hemen 2004 tarihliydi. Saçları dökülmüş gözlük takmaya başlamıştı, gözlükleri gözlerinin altındaki halkaları gizleyemiyordu yüzündeki keder artmıştı, hepten zayıf bir çocuğa dönüşmüştü tekrar adama baktım epey andırıyordu fotoğraftaki çocuğu.
Tam kim bu fotoğraftaki diyecektim ki;
“o köprüden atlamadan bir seni seviyorum diyebilseydim” dedi.
Koşar adımlarla uzaklaştı, ayağa kalktım yetişmek istedim ama ne diyecektim ki?
Reklamlar
Çok Geçmeden

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s