TEKRAR ESEN RÜZGÂR

TEKRAR ESEN RÜZGÂR

Hızlı hızlı rujumu sürdüm, makyaj masamda çok seçenek yoktu, şeftali rengi dudaklarımla gün boyu gülümsemeye hazırdım. Sürekli boynumu saran yeşil fularım ile kapıya yöneldim, bağcıklarından usandığım ayakkabılarımı giyerken tam karşımda duran mutfak masasında içinde yarım kahve duran fincana gözüm takıldı. Akşam mı bırakmıştım? Ama genellikle öğleden sonra kahve içmemeye özen gösteririm (niye böyle kurallarım varsa). Hatırlayamadım belki de bir ‘kaç yudum kahveden ne zarar gelecek’ dedim. Her sabah aynı saatte bindiğim otobüse geç kalmamak için bu düşünce ile daha fazla birlikte olmamam en iyisiydi.

Otobüse yetişebilmek için hızlı adımlar atarken birkaç kişinin bana baktığını hissettim. Rujum mu fazla gelmişti acaba, rimeli mi bulaştırmıştım… Çok üzerinde durmak istemedim, hızla yürümeye devam ettim, bir yandan da bugün yapacağım sunumu düşünüyordum. Sonra birden aklıma geldi, elbisem biraz dardı, yeni de almıştım, ama içine zorlanarak girebilmiştim, acaba o mu kötü duruyordu? Bir vitrin ya da cam kapının önünden geçmeye çalıştım, olmadı. Durağa geldiğimde otomobillerin camlarına, şoförleri ile göz göze gelmeden, kaçamak bakışlar attım. Biraz sıkıştırılmış gibi duruyordum sanki, bu elbiseyi alırken aklım neredeydi ya da kasada bir küçük bedenle mi karıştırdım acaba? Son zamanlarda çok gelir oldu başıma böyle durumlar. Sonunda görünen otobüs bir küçük kalp çarpıntısı yarattı. Birkaç sabahtır bu tatlı heyecan yanaklarımı kızartıyordu. Hiçbir zaman kapıları tutturamam, kuyruğun en önünde dursam da otobüs biraz ileri kayar ve ben kuyruğun sonunda kalıveririm. Bu sabah da bu durum değişmedi. Tek farkı öfkelenmeden, sakin ve güleryüzle binmeye çalışmamdı. Arkaya doğru ilerlerken yine gördüm onu, başını hafif çevirip sağ tarafındaki boş koltuğu işaret eder gibi gözlerini koltuğa dikti. Aslında cam tarafını daha çok severim, birilerinin bel hizasında omzumun kalması ya da koltuğun kenarından tutunurken saçlarımın tanımadığım birisinin avuçlarının içinde kalmasından hoşlanmam.

Bunu sanki önceden söylemişim gibi ya da o tahmin etmiş gibi hemen kalkıp yer verdi. Cam kenarına oturmuştum sonunda, yan koltuğa usulca ilişti. Dünde mi aynı gömlek vardı üzerinde pek hatırlamıyorum. Mavi keten gömleğinin kolu yan yana otururken açıkta kalan koluma değiyordu. Dışarıdakiler gibi aşırı bakmamıştı bana, tuhaf bir durum sezmedi demek ki diye düşündüm. “Günaydın” dedi hafif gülümseyen sesiyle, gülümseyerek yanıt verdim. Çok konu bulup açamıyordum, çantamdan kitabımı çıkardım. Hangi sayfada kaldığımı bulmak için ayraç koymuştum sayfa arasına ama kitap beni sürüklememişti, daha önce okuduğum bölümleri unutuyordum. Tekrar başa döndüğümü hemen fark etti, “Henüz kitap bitmemiş” dedi. “Bitmedi” dedim, “şu sıralar çok yoğunum okuduğumdan bir şey anlamıyorum başa dönüyorum sürekli” diye devam ettim.  Gülümsedi, “Aceleniz yok nasılsa biter” dedi. Gülümsedim, “Ya da bırakırım artık” dedim. Sonra başımı çevirip biraz dışarıyı seyrettim, kitabı yeniden çantama koydum. Her gün geçtiğim yollar, duraklar, gördüğüm dükkânlar değişiyordu. Benim gibi kafası karışıklar için bu kadar değişim fazla yorucu. Birden düşüncelerim içimin ısınması ile bölündü, hafifçe bileğime dokunarak “Durağa geldik, inmeniz lazım” dedi. Kocaman bir kahkaha attım. Uyarmasa yine geç kalacaktım ofise. Apar topar kalkmaya çalıştım, o da benimle birlikte kalktı, ama o kalabalıkta indi mi inmedi mi göremedim. Omuzların arasından sıyrılarak, binenlere yer vermeden indim. Kısa ama yoğun ve yürümeye elverişli olmayan sıkıntı yüklü iki caddeyi aşarak şirkete ulaşıyordum. Yaklaşık yedi senedir hep aynı yolu gidip geliyorum. Bu kadar uzun süredir hep aynı kişilerle çalışınca birbirini tanıyorsun. Sabahları şirkete girerken, kartımı okuturken bana gülümseyen ya da kartımı bulamadığım için yardımcı olan güvenlik görevlilerini çok uzun zamandır tanıyorum artık. İşte yine öyle bir sabahtı, unutulan kart, gülümseyerek açılan kapı… Küçük ofiste çalışmak çok boğucu geldiğinden genellikle kantinde gölgelikli bir masada çalışıyorum.  Ama bugün sunum olacağı için hızla ofise yöneldim. Masama geçtiğimde not defterimi ve hazırladığım örnek maketi bulamadım. Bir an için ellerim titredi, durdum, hafif gözüm kararmıştı. Aklım toplamaya çalıştım; dün ofisten çıkmadan en son ne yapmıştım? Hatırlayamadım. Gözlerim dolu dolu olmuştu ki omzuma birisi dokundu. O kadar boş gözlerle bakıyordum ki… “Endişe etme sunum iptal oldu, maketi de el birliği ile buluruz” dedi tanımadığım bir yüz. Usulca koluma girerek beni kantine indirdi, “Sen biraz burada soluklan lütfen.” Yanıma soğuk bir su da bıraktı.

Öylece duruyordum, ne yapmıştım maketi, patrona göstermeye götürmüştüm orada mı bırakmıştım, merdivenleri düzeltmemi istemişti acaba eve mi götürüp çalışmak istemiştim… Bir türlü hatırlayamıyordum. Uzun uzun uzaklara bakarak düşünürken, birden gözüm güvenlik kapısına takılmıştı, ya bugün tuhaf bir gündü ya da bütün tuhaflıklar beni buluyordu. Epeydir otobüs de birlikte yolculuk ettiğimiz adamı canlı kanlı karşımda görüyordum, güvenlik görevlisi Behzat ile sohbet edip arada bana bakıp gülümsüyorlardı. Ben düşüncelere dalmışken o çoktan beni görmüştü. Kayıp maketi unutup bunun nasıl olduğunu düşünmeye başladım. Bir sabah beni buraya kadar takip etmişti, yoksa o sabah bu sabah mıydı, durağa gelirken birlikte kalkmıştık sonra ben onu kaybetmiştim? Ama neden beni takip etsin? Belki de bir görüşmeye gelmişti, Behzat’la şakalaşarak yaptığı sohbet ilk defa görüşmediklerini gösteriyordu, aynı bina da çalışıyor olsak daha önce de görürdüm oysa. Güvenlik kapısından geçip içeri süzüldü, hemen gözlüklerimi taktım, ona baktığımı görmesini istemedim, yanımdan geçti ama aynı sırada bulunan, yüzünün bana dönük olabileceği bir masaya oturdu. Selam vermedi, ben de vermedim. Küçük ama sık yudumlarla suyumu içiyordum, o da bir telefon görüşmesi yapıp elinin arasındaki küçük not defterine bir şeyler karalıyordu. Duymaya çalışmıyordum, daha ziyade neden ve nasıl burada olduğunu düşünüyordum. Oradan kalkmam gerekiyordu, çünkü pişkin tavrı canımı sıkmıştı.

Kalkarken sandalye bütün ihtişamlı gıcırtısıyla dikkatleri bana topladı, istemediğim ne varsa oluyordu, nefesim sıkışıyordu, bana baktığını hissediyordum, hafifçe sandalyesini geriye itti, kalkıverecek diye korktum. Ondan önce Behzat’a ulaşmalıydım, sorularımın yanıtı bir tek ondaydı. Neyse ki kalkmadı. Ama arkamdan usulca beni izliyormuş gibi hissediyordum, bu dar elbiseyi de yırtıp atmak geçiyordu içimden. Hepten zor nefes alıyordum, minik ter damlacıklarını alnımda hissediyordum. Behzat beni görünce oturduğu güvenlik kulübesinin dışarısına çıktı. Kemerinden tutup pantolonunu çekiştirerek beni beklemeye başladı, bense bu dar elbise yüzünden yavaş ve küçük adımlar ile ona doğru yönelmiştim. Soluklarım kesik ama hızlıydı. Yanına vardığımda bir yandan konuşmaya çalışınca “Soluklanın Leyla Hanım “ dedi, “Bırak soluğu Behzat! Az önce konuştuğun adam sanırım beni takip ediyor.“ Bu sözler bir çırpıda dökülmüştü dudaklarımdan. “Kim o? Neden buradaymış söyledi mi?” Behzat’ın bana her gün neşeli gelen gülümsemesi şimdi hoşuma gitmemişti, güneşten yanmış göz kenarlarının beyaz boşlukları gülümseyince kapandı.


Yumuşak bir sesle hafif fısıldar gibi “Leyla Hanım o bey sizin eşiniz Mehmet.”

Reklamlar
TEKRAR ESEN RÜZGÂR

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s