Uzun Boylu İnce Adam

299d5b25cf5f94a47fd6016fd4ff59f0

Öylesine bir gündü işte; belki bir fazla ya da bir eksik. Fazla olan, geçen haftadan daha çok yağmur yağıyordu; aklıma bunu kazımış olmam yağmuru sevmediğimden değil, üç ayda bir üşenmeyip  gittiğim kuaförden çıkalı iki saat olmuştu, en unutulmaz tarafı buydu işte.

Mavi şemsiyem turuncu gözlüğüm gibi çantamın diplerinden hiç ayrılmazdı, hemen açtım, kızıl saçlarım altında kalsın, yağmurla buluşmasın istedim. Ofiste mesaimi tamamlamadan çıkmak için uğraş veriyordum epeydir, işimi seviyordum neticede, çok uğraşmıştım bu meslek için.

Şu sıra işler de biraz hafiflemişti, çok uzun sürmezdi, bu anları yaşamak lazımdı. Sokakta dolaşmak, insan yüzlerini seyretmek, zaman ve ışığın buluşmasını sindirmek istiyordum. Bu niyetler ile sırt çantamın kuyruk sokumuma yaptığı baskıdan alnımda oluşan minik terlerin gözüme akmaması için söylenirken, evimin karşısındaki duvarın üzerinde bir çift ayakkabı ve hemen yanı başında bir vazo dolusu çiçek beni karşıladı. Ayakkabılar eski, çiçekler ise tazeydi; ustalıkla boyanmış ve cilalanmış bir çift ayakkabı kim tarafından ve neden bırakılmıştı hiç ilgilenmedim. Ama bir vazo dolusu taze çiçekle olması ilgimi çekti, biraz eskilerden kurtulma gibi görünse de aslında bir veda gibiydi, ne hikayesi vardı? Fotoğrafını çekmek istedim, sırt ağrımı unutmuştum, arka arkaya birkaç poz çektim, gören gözler “dergi için mi çekiyorsunuz” diye sordu.

“Ben size sorayım, bunları kim bıraktı gördünüz mü?” Gören gözler sus pus oldu giriverdi içeriye.  Akan terlerden, sırt ağrımdan beni kurtaracak olan evime vardım.  Parmaklarım yemek yapmak ile uğraşırken zihnim fotoğraflardaydı. Her bir fotoğrafı ekranda incelerken ya bir fazla ya bir eksik gelir gözüme, bu defa da çekerken fark edemediğim bir şeyi gördüm. Ayakkabılar erkek değil bir kadına aitti, bu nedenle çok aşınmamış ve bakımlıydı, demek ki biraz uzun boylu bir kadın olabilirdi. Daha fazla sandalye üzerinde oturamayacaktım, ama koltuğa teslim olup sabah gözümü de orada açmayacaktım.

Gözümü açtım, beyaz tavan yerine mavi bir tavana bakma isteği ile. Yetişmem gereken bir toplantım yoktu, ama yine de gözümü açtım. Perdelerin arasından sızan sabırsız güneşi eve davet ettim, hemen başımı aşağıdaki duvara bakmak için uzattım, içimde belli belirsiz bir pişmanlık vardı, neden daha  önce bakmamıştım, ayakkabılar yoktu, kim almıştı acaba? Bütün bu düşüncelerin arasında bir tomar dergi ve bir dikiş makinesinin duvarın üstünde beklediğini gördüm. Yine özenle yerleştirilmişlerdi, kimsenin dokunmasına izin veremezdim, fotoğraf makinemi kaptım, üzerimdekilere bakmadım, kapıyı açtım fırladım. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemiyordum, bu görüntüyü önce uzun uzun inceledim,  dergilerin her biri özenle dizilmişti, hiç birisi sağa sola kaymamıştı, bir boy sırası vardı üstelik. Moda ve dikiş dergileriydi, 1985 ve 1991 yılları arasında çeşitli aylara aitlerdi, eski sırasına sadık kalamam diye karıştırmaya çekindim. Makine dergilere nispeten daha yeni duruyordu, demek ki sonradan alınmıştı. İğnesi ucunda, iğnenin ucunda ise küçük bir sarı pamuklu iplik parçası kalmıştı. Sarı bir elbise kenarı mı, gömlek düğmesi mi, yoksa bir mutfak peçetesi mi dikilmişti? Güneş tam üstlerine vuruyordu, iyi birkaç poz yakalamak için paçaları sıvamak lazımdı, duvarın üstüne çıkmam işi çözecekti, ama bu uzun paçalı pijamanın da biraz gayretlemesi gerekiyordu.  Duvarın üzerinde bir ip cambazı dikkati ile dikilmeye çalışırken gören gözleri fark ettim. Bu defa çıt çıkarmadan izliyordu beni,  eminim soruları vardı ama ip üzerindeki dengemi hayretle gözlemlediğinden ve çıkacak en küçük çıt sesinde burun üstü düşeceğimi bildiğinden dişlerini sıkmış izliyordu.  Belki de düşsem daha iyi malzeme olurdum ama yine insaflı kadınmış duvardan inmemi bekledi, iner inmez de yapıştırdı nefessiz sorusunu: “makine çalışıyor mu?”  Hafif başımı kaldırdım, penceresinden yansıyan güneşten onu göremiyordum, gözlerimi kıstım, boşluğa doğru bakıp omuz silktim. Eve çıkalı çok olmamıştı ki Belediyenin eşya toplama birlikleri gelip her şeyi götürdüler, belki de eşyalar oraya bırakılmadan önce onlara haber verilmişti.

Adım adım yolları tepmek için sokağa çıktım yeniden, sokakları geçerken hep bir sonraki bırakılacak eşyayı düşünüyordum, belim yine ağrıyordu, bir doktora gitme zamanı gelmişti, “havalardan, geçer” derse çok bozulurum diye düşünerek belli belirsiz gülümsedim. Ismarladığım kitapları almak için dükkanın kapısından giriverdim, kapı açılınca tepesindeki çan çaldı, birisinin geldiğini haber veriyordu. Uzun yıllardır bu kapıdan girerim, bazen de çanı çaldırmadan girmeye çalışırım, henüz hiç başarılı olamadım ama neyse.

Yine Ali Bey’i ara ki bulasın, ya bir kutunun içine girmiştir ya da rafların arasında kaybolmuştur. Neyse ki kitapları nerede tuttuğunu biliyordum, dolabın kapağını açmamla sesini duymam bir oldu, son dönemde yapılan hiçbir çeviriyi beğenmiyordu, söylene söylene geldi yanıma.

“bulmuşsun kitaplarını” ,

“yıllardır yerleri hiç değişmedi ki”

“e değiştirsem bulamazsın ki” bu konuda tartışamazdım, gülümsedim sustum.

Dükkandan çıkarken çan yeniden çıngırdadı, gelen gidiyordu, havada sabahki güneşten eser kalmamıştı, yağmur geliyordu, belki de gerçekten havalardan bu ağrıyı çekiyordum. Hava kararmak üzereydi, fotoğraf çantama kitapların poşeti, ona ise market poşetleri eklenmişti, yine de merakla sokağın köşesinden dönmüştüm, yeni bekleyen eşyalar var mıydı? Yoktu. Duvarın üstü sağı solu bomboştu. Ne zaman bırakılıyordu eşyalar, sabah mı gece mi, hangi gün aralığını yaşıyorduk, bütün gece beklesem görebilir miydim? Aslında beni merak ettiren neydi, eşyaları bırakan mı yoksa bırakılanlar mı? Sürekli camdan dışarıyı kontrol etmeye başlamıştım, yapmam gereken işlere odaklanamıyordum, artık hayatına girdiğim yabancı gelecek miydi? Perdeyi aralamaktan kendimi alamıyordum, sokak lambasının duvarı aydınlatması işime yarıyordu, ama bütün gece bunu yapamazdım. Yapamadım da, nihayetinde uykuya teslim oldum.

Bugün artık bir doktordan randevu almalıydım, bacaklarımı zorla indirdim yataktan, birkaç görüşmeyi iptal etmem gerekiyordu, pek de istemiyordum işle ilgilenmeyi. Perdeleri hiç açmadım, sadece bir an önce çıkmak istiyordum, çantamı yanıma alıp almamaya karar veremedim, onsuz olmaya pek alışık değildim ve yanıma aldım. Apartmandan çıkarken beklediğini alamamış bir çocuk gibi küskün duvara dönüp baktım, boştu. Yavaş yavaş yüreyebiliyordum, yan sokağı kesen aralıktan geçerken iki kız çocuğunun saçlarında peruklar ile bir bavulun başında oturduklarını gördüm. Makinemi çıkardım, düşüncelerimde “geç kalıyorum” sesi çınlayarak biraz yaklaştım çocuklara, bavulun içine gömülmüşlerdi, beni fark etmediler, peş peşe fotoğraflarını çektim. Ama o anda ben fark ettim, bavulun içindeki kıyafetler özenle dikilmiş ve uzun kadın elbiseleriydi, onlar benim hikayemin parçalarıydı. Bırakılmışlardı, ama meraklı kızlar bavul görür de durur mu, hele bir de perukları görünce hallaç pamuğu gibi silkelemişlerdi bütün bavulun içindekileri. Olabildiğince çok kare çekmeye çalıştım ama bir kere hikayem dağılmıştı, nasıl tekrar bir araya toplayacağım bilmiyorum. Doktorun kapısından içeri girdiğimde gömleğim sırılsıklam olmuştu, acı ve kızgınlık ter olup akmıştı üzerimden. Ağrımı hafifletecek iğnelerim ve elimde reçete ile ayrıldım, eve gidip uzanmak dışında düşünecek hiçbir halim kalmamıştı. Öyle de yaptım, uzanır uzanmaz ilaçların etkisi ile olsa gerek hemen uykuya daldım, uyandığımda akşamın alacakaranlığı çökmeye başlamıştı. Duvarı, çöpleri gözlerken kendi evimdeki çöp dağını unutmuştum, ağrılar azalmışken bir koşu atmak istedim.  Duvarın dibinden usulca yürürken az ileride uzun ince bir gölgeye rast geldim, sırtı bana dönüktü, olabildiğince sessiz olmak istedim, sanki ürkek bir hayvana yaklaşır gibi dikkatliydim, korkmasını istemiyordum. Hırıltılı bir sesle “iyi akşamlar dedim” başı ve sırtı yan döndü, yerinden kıpırdamadan selam verdi. Günlerdir takip ettiğim eşyaların sahibi ile yan yana duruyordum, birkaç kumaş parçası ve seçebildiğim kadarıyla ayna kırıkları bırakıyordu. Çöpü attıktan sonra anahtarımı arıyor gibi yaparak biraz daha izlemek istedim. Elleri de vücudu gibi incecikti, narin uzun parmakları vardı, tırnakları bakımlıydı, saçları özenle yan yatırılarak taranmıştı, hareketleri ölçülü ve sanki dans eder gibiydi. Gözlerim ayakkabılarına takıldı, ayakları da inceydi, ayakkabıları yeni boyanmış ve parlatılmıştı, ilk bıraktığı ayakkabıların bir diğer çiftini giyiyordu.  Evet bu bir vedaydı, tek tek bütün eşyalar ile vedalaşıyordu, anılarından kopuyordu, ama yanlış  düşünmüştüm. Diğer yarısına vedaydı, bütün bu eşyalar ile kendini parçalıyor ve tek tek özenle atıyor, kopuyordu. Anahtarı bulmuştum artık.

Reklamlar
Uzun Boylu İnce Adam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s