ACI

michele-kingdom-11

Koşar adımlarla yürüyordum zihnimden sürekli sandalyenin düşmesinden hemen önce söylediği  öfkeli sözleri  geçiyordu ki, hangi yönden geldiğini bile anlayamadım adam bir anda kulağını serçe parmağı ile sarsarak gelip tam karşımda durdu. O kadar ne olduğunu anlamamıştım ki, ama zihnimdeki sesler bir anda durmuştu, bana baktı şiddetle kulağını karıştırmaya devam etti. Sonra bir karartı fırladı kulağından, ne olduğunu anlamaya çalışırken aşağı doğru düşüşe geçmişti karartı. Biraz hızlı bir hareketle belimi bükerek olduğum yerde onun ayaklarına doğru eğildim,  yere çarpmak üzereyken gördüm, bir ‘A’ harfiydi bu.

Belimi doğrultmadan başımı kaldırarak gözlerimi ona doğrulttum, yüzünde belli belirsiz bir rahatlama vardı, ama serçe parmağı olanca şiddeti ile kulağını sarsmaya devam ediyordu. Kendimi doğrulttum, karşısına dikilene kadar geçen kısacık sürede aklımdan bir sürü soru geçti, sormalı mıydım? Yüz yüze duruyorduk sorsam bile sorularımı duymayacaktı.                Göz kapakları hüzünle karışık çökmüştü, yüzündeki çizgilerinin arası kirli kara yollar olmuştu, kenarları sökük bir bere saçlarını örtüyordu ve yanlardan yağlı beyaz saç telleri sarkıyordu. Kıyafetleri eski ve uzun süredir üzerinden çıkmamışcasına kalıp olmuştu, ama kötü kokmuyordu tuz ve limon kokusu vardı. Tedirginliğim öfkem korkum geçmişti. Bu koku beni çocukluğuma, sabah erkenden fırına kıyıdan yürüyerek giderken, sabahları denizin getirip kıyıya bıraktığı kokuya götürdü. Sanki yeniden sabah olmuştu, ayağıma büyük gelen ayakkabımı parmaklarım ile sıkı sıkı tutarak kıyıdan yürüyordum. Giderken oyalanarak yürüyordum fırın da açılmış oluyordu bu aralıkta,dönerken ise bir nefeste dönüyor sıcacık ekmekler soğumadan sofraya konuyor ve babam yola koyulmadan mutlaka bir ucunu koparıyordu,  benim görevimmiş gibi her sabah aynı tekrar oluyordu.

Yüzüme bakmaya devam ediyordu göz torbalarındaki titreme dışında vücudu sabit tek eli aynı hareketi yaparak, olanca gücü ile kulağını sarsmaya devam ediyordu. Bütün sorular aklımda dolanıyorken bir şey söylemek istiyor muydum, emin değilim ne söyleyecektim düşünemiyorken bile. Parmağını kısa bir süreliğine kulağından çekti kulağının içinde bir çengel gibi karartı göründü, yaklaşmaya korkuyordum ama merakıma dayanamadım bir adım attım aynı anda o da geriye bir adım.

Siyah çengel kulak memesinden aşağı yuvarlandı, öylece ceketinin yakasına geldi takıldı. Koyu kahve kalın fitilli  bir ceketti üzerindeki kolları biraz uzun ellerini epey örtüyordu, belki de onun ceketi değildi öylesine üzerine geçirivermişti. Cekete mi yoksa çengele mi bakacağımı şaşırmıştım. Bütün bu karışık düşünceler halindeyken bir an çengeli göremez oldum, biraz daha dikkatli bakınca hem çemberi gördüm hem de onun bir ‘C’harfi olduğunu anladım. Yaşlı ve kemikleri dik bir dağ gibi duran parmağı ile özenle harfi yakasından aldı bana uzattı, ne yapacağımı bilemeden parmaklarım kendiliğinden uzandı.

Harf parmaklarımın arasındaydı, diğer avucumun içine koydum ve sımsıkı kapattım; babamın denizde kaybolduğunu söyleyen memurların evin kapısında belirdiği akşam gibi tırnaklarım avucumun içine batıyordu ama içimden sürekli ağlamayacağım diyordum. Memurların arkasından annem masanın başındaki sandalyeye çöktü kaldı, aralık kalan kapıdan bir hışım fırladım; gittiğini bildiğim yerlere kendim gidip bakacaktım gözlerimle görecektim orada olup olmadığını. Ayaklarım birbirine dolana dolana yürümeye başladım bacaklarımda hafif bir titreme, içimde bir korku ile. Aklımda hep aynı şeyi soruyordum “Ya hiçbirinde yoksa” hemen bu düşünceyi kovalamak için şarkı mırıldanmaya başladım, sonra da kendimden utandım şarkı türkü nerden çıktı şimdi. Yumruklarım terden ıslanmıştı açar açmaz ıslanan harfin bir parçası avucumda bir parçası da parmağımın ucunda kalmıştı, bir üfleme ile uçurdum bütün parçaları.

İhtiyar parmaklarını hafifçe yüzüme doğru iteledi, geriye mi çekilsem bilemezken yolun yarısında kolunu geri çekti yeniden şiddetli bir hareket ile serçe parmağını kulağına sokuşturuverdi.  Bu durum artık iyice kafamı karıştırmıştı, neden bunu yapıyordu, kim bu adam, neydi bu kulak hadisesi?

Dağınık saçlarının arasında kalan eski yara izini fark ettim, daha önce dikkatimi çekmemişti halbuki derin yara izinin yüzeyi parlıyordu ve bu yara izini tanıyordum.  Babam bir defa içine düştüğü fırtınadan çıkmaya çalışırken, yalpalayan teknede düşüp kalkmaya çalışırken de dümene kafasını çarpmıştı. Yarılan alnının iyileşmesi 2 ayı bulmuştu.Yara aynı yaraydı ve aynı yerdeydi, ama bu adam babam değildi. İlk fırtına ufak yara bere ile atlatılmıştı, ama ikinci fırtına öyle olmamıştı. Bütün her yere bakmıştım ama ne kahvede, ne dükkanda, ne de o hep ağlarını onardığı yerde yoktu. Omuzlarım düşmüş, gözlerim yaşlarla dolu evin yolunu tutmuştum. Evin kapısına gelince dönmüş gibi heyecanlandım, sonra hızlı hızlı ve arka arkaya evin kapısını kırarcasına çaldım. Annem donuk gözlerle bana baktı arkasını döndü gitti bulaşık yıkmaya devam etti. Tezgaha yaklaştım,” ama babam “diyebildim, baktı sadece yavaş yavaş başını yeniden çevirip uzaklara bakmaya devam etti. Gözlerimiz buluştu yeniden parmağı kulağının içinde öylece durdu birden başparmağını da kulağına yaklaştırdı, bir şey yakalamış gibi gözlerini büyüttü kaşların kaldırdı şaşırarak bana baktı. Hafif bir hareketle kulağının içinden çekti aldı bir ‘I’ harfi,  ‘ACI’, elimde kocaman bir acı kalmıştı ya da içine sıkışıp kaldığım büyük bir acı.

Adam rahatlamıştı yüzüne tatlı bir gülümseme yayılmıştı bu gülümseme zihnimdeki bulutları dağıtmıştı, beş yıldır her gün aynı koridorda karşılaşıyorduk niye tanıyamıyordum? Bir gün harfler, diğer gün resimler veriyordu bazen de sadece bakıyordu, bir tek konuşmamız “belki babamı bulmuş olsaydım bu koridordan da bu acıdan da kurtulurdum” oluyordu.

 

 

 

 

ACI