Göz Ağacı

Göz Ağacı

Doğduğum zamana ait anılarımı hatırlamayacağımı söylüyor annem, kimse tarafından inandırıcı bulunmasam da hatırlıyorum.  Sürekli maviler giydirilen bir bebek oldum, mavi tulum, mavi patik, mavi bere. Bana sorsalar bebekler maviyi sizin sevdiğiniz kadar sevmez sürekli tek renk içinde olmak çok sıkıcı derdim, ama soran olmadı. Beşiğim bir küçük pencerenin tam karşısında duruyordu, pencereden sızan yarım yamalak ışığı ve hızlıca beliren gölgeleri izlerdim. Mutfağın kapısı yoktu,  yattığım yerden bütün gün annemin bir sağ köşeye bir sol köşeye koşturmasını seyreder sol tarafa geçince de onu göremezdim, ama sesini hep duyardım çünkü bütün gün benimle konuşurdu ne yaptığını tek tek anlatırdı.

-çorban için bu sebzeleri haşlıyorum, bunları yiyerek kocaman olacaksın

Ya da

-bugün baban geç gelecek yemeği birlikte yeriz

Halbuki hep geç geliyordu ve biz yemeği hep birlikte yiyorduk önce ben tabi sonra bir dirseği masaya dayalı tek başına annem, bundan şikayetçi olduğunu tek bir gün duymadım. Babam ilgisiz bir adam değildi ama çok çalışıyordu işinden fırsat buldukça annem ve benle ilgileniyordu. Pek dışarıya çıktığımız hatırlamasam da çokça evde geçen anıları hatırlıyorum.  Daha çok çevreyi hiç görmediğim küçük pencereye bakardım, yağmurun yağdığını pencerenin kenarından inen yağmur borusundan sular hızlıca boşalınca anlardım güneş açtığı zamanda karşı binadaki bir dairenin camına vururdu bizim küçük evimize yansırdı, karşıdaki binayı hiç görmedim.

Sabah olduğunda hızla geçen topuklu ya da topuksuz çok ses çıkaran veya uçar gibi yürüyen bir sürü insanın sesini duyardım, aynı sesler akşam da tekrarlanırdı. Öğlenleri ise bir tekerleğin yine tekerlek olduğunu annem söylemişti yarısına kadar görürdüm. Bol paçalı rengi pek değişmeyen pantolonu ile taze sebzeleri olduğunu ilan eden bir adam sesi. Annemle sohbetimizde ki ben daha çok dinleyiciydim, benim kocamam olmam için her gün pişirdiği güzel sebzeleri kapımıza kadar getirenin bu adam olduğundan bahsediyordu.

Bir akşam babam yine yemeğe geç kalmıştı, ama bu defa durumun farkına bile varmayacağımız elinde büyük bir paket ile gelmişti.  Paket duvara dayandı ama açılmadı usulca beklemeye başladım, babam annemin yanında mutfakta fısıltı ile konuşuyordu kapısız kapının önünde minik adımlarım ile yavaş yavaş yürüyordum.  Annemin fısıltıları ve tıs tıs sesinin ardı arkası kesilmiyordu babam sessizdi, dakikalar sonra beni fark etti ‘masaya otur geliyoruz’ diye seslendi. Bu paket neyse artık masa da ilan edilecek diye düşündüm, masadaki yerimi aldım hem sandalyeye oturup hem kendimi masaya yaklaştıramıyordum. Babam masaya otururken önce sandalyemi masaya doğru itti yerine geçti ve artık birlikte yıllarımı geçirdiğim yatağıma sığmadığımı söyledi, aslında dizlerimi biraz kırınca sıcacık yatağımda güzel uykular çekebiliyordum. Ama kara verilmişti yemek sonrası yine de büyük bir heyecanla karyola kurulmaya başlanmıştı babamın böyle işlerde maharetli olduğunu bilmiyordum, ama çarçabuk kurmuştu yatağı tek bir şeyi unutmuştu ölçü almayı. Yeni yatak eskiyi yerinden etti,  etti de yerine de sığmadı ‘diğer oda daha büyük oraya alalım’ dedi annem ama orada pencere yok ki diyebildim.  Diğer odaya kurulan karyola yeni uyku inim olamamıştı gece herkes uyuduktan sonra kalkıp pencerenin önüne geliyordum ince battaniyemi yere serip üzerinde uyuyordum, bir gün uyuya kalıp yakalanıncaya kadar pencerenin önünde uyumaya devam ettim.

Annem ve babam dışında sabahları, akşamları, yağmuru ve güneşi tek görebildiğim pencereden uzaklaştırılmıştım. Annem anlatıyor ben dinliyordum ama çoğunlukla suskundum,  dışarıda olan biteni dinlemek istiyordum annemin konuları arasında dışarısı pek yoktu. Oysa daha dün bir adam sevdiği kadın olduğunu düşündüğüm kadına çünkü gözlerin artık bende değil diyordu. Adamın kahverengi bir pantolonu vardı kahverengi de ayakkabısı, kadının ise diz altında eteği yeşildi. Kadın sabit duruyordu adam ise bir ileri bir geri yürüyordu hızlı hızlı, onları takip ediyordum. Uzayan konuşma sırasında kadın  arkasını dönüp hızlıca uzaklaşınca adamda peşinden koşmuştu sonra ne oldu bilmiyorum. Ender olurdu babamla birlikte yemek yediğimiz, ama bu akşam erken gelmişti ve birlikte sofraya oturmuştuk suskunluğum fark edilir diye bekledim, ama fark edilmedi sonunda söyleyiverdim dışarı çıkmak istiyorum. Öylece yüzüme baktılar annemin hikayesi de susmuştu, ikisi de ses çıkarmadan tekrar yemeklerine geri döndüler.

Gece fısıltı ile konuştuklarını duydum, yeni karyolanın yerinden konuşulanlar duyulmuyordu merak da etmiyordum doğrusu. Oysa dışarısı öyle miydi?

Geçen günler hep aynıydı uzun paçalar, kısa etekler, makosen ayakkabılar, topuklu ayakkabılar ve uzun güneşli günler. Dışarı çıkma isteğim unutulmuştu bu istek duyulmuş muydu?

Babam bir akşam elinde bir saksı ile geldi eve önce annem sevindi. Nişanlılık günlerinden beri çiçek almamıştı ama sevinci uzun sürmedi, çiçekler bana gelmişti. Şaşırdım ama annem sevindiği için bende sevindim ilk defa çiçek alıyordum bunun anlamı ne bilmiyordum. Çiçeği ne yapacaktım, nasıl bakacaktım? Şaşkınlığım çok uzun sürmedi tek tek ne yapmam gerektiğini anlattı babam. Az da olsa olsa ışık alması gerekiyordu bu nedenle pencerenin önünde ve dışarıda tutacaktım çiçeği. Dışarı çıkma isteğimi unutmuştum her gün çiçeğimle ilgileniyordum,  su veriyordum, onunla konuşuyordum annemle konuştuğumdan daha çok. Yapraklarına küçül ellerimle dokunuyordum, yeşil ama kadife gibi biraz üzeri tüylü yaprakları vardı.  Sokağı dinliyorduk birlikte. Büyüyordu, hızla boyu uzadı saksıya sığmaz oldu kökleri sarktı alttan üstten, sanki ben ona dokundukça yaprakları da bana doğru uzanır gibi büyüyordu. Başka bir saksıya dikilme zamanı gelmişti, annemle birlikte pencerenin tam önüne diktik. Yerini sevdi diyordu annem, nasıl yerini sevmek ben aylarca yatağımın yerini sevmemiştim sanırım onun gibi bir şeydi bu. Benim gibi o da uzadı boyum pencere biraz daha yaklaşmaya başlamıştı minik çiçeğim ise kocan bir ağaç oldu dallarının ucunda beyaz pamuk gibi tomurcuklar olmaya başladı, boyum uzamasına rağmen beni aşmıştı babama bakar gibi bakıyordum artık ona. Böyle uzamaya devam ederse artık onu da göremeyecektim dokunabileceğim bir tek gövdesi kalacaktı, beyaz siyah tomurcuklarını nasıl görecektim bu durum kafamı oldukça meşgul ediyordu artık uzama diye bağırdım ona ve odaya kapandım sonra.

Taze günlük sebzelerim var sesi ile uyandım öğlene kadar mı uyumuştum, hiç bu kadar geç kalkmazdım annem neden uyandırmamıştı ki.  Salona gittiğimde annem pencerenin önünde öylece dikiliyordu, odanın içi aydınlıktı güneşin bu kadar parlak eve vurduğunu pek hatırlamıyorum. Bu defa karşı pencereden yansımıyordu genellikle soğuk olan evimizin içi sıcacık olmuştu. Yıllardır paçalarını gördüğüm sesin kendisini görmüştüm yarısını bildiğim arabasının tekerleklerinin artık tamamını biliyorum.  Yağmurdan yağmura sesini duyduğum su borusunu bile görmüştüm, annem hiç sesini çıkarmadan gözleri büyümüş ve dudakları yarı açık ağacıma bakıyordu.

Tomurcukları açılmıştı her biri kocaman göz göz açılmıştı, dalların her birinin ucunda gözler sarkıyordu bütün dünyayı göreceğim gözlerdi bunlar, bunu biliyordum.

Göz Ağacı

Boşluk

Görsel

Gelip yanımdaki koltuğa kendini yüksekten bırakır gibi atarak oturdu. Deri koltuğun içinde hava boşluğu kalmışta oturunca havası boşalmış gibi poff sesi duyuldu. Kendini pek kötü hissedeceğe benzemiyordu ama yine de dönüp yüzüne bakmadım benim yerime ön koltukta oturanlar dönüp dik dik bakmışlardı, ben yüzüme gara dönmüş boşluğa bakınmaya devam ediyordum.

Sürekli kımıldayıp yerleşmeye çalışıyordu ve bu çalışmalar sırasında elbette sürekli koluma, omzuma çarpıyordu en sonunda da eteğimin üzerine oturdu. Yine dönüp bakmadım küçük bir çocuk gibi ilgimi çekmek için didiniyor gibiydi.  Şu geçen kısa sürede çocuk desem çocuk değil yetişkin desem biraz eksik kalır gibiydi. Yavaş yavaş tren harekete başlamıştı, artık dışarıya bakma iştahım daha da artmıştı, göreceklerime ilişkin heyecanlıydım.  Bir anda çok yakınımda bana doğru bir eli kağıt parçası uzattı, ağır ağır başımı bana uzanan ele doğru çevirdim. Kaçınılmazdı artık göz göze gelmiştik, benimkinin aksine kalın, sert tüylü kaşları ve kirpikleri gözlerini saklıyordu ama gözlerinin altında halkalar açıkça ortadaydı uykusuz ve yorgun görünen bir kadındı. Gözlerinde uzun kalmadım başımı eğip bana uzattığı kağıda gözlerimi çevirdim, “merhaba” yazıyordu istem dışı gülümsedim ve “merhaba” dedim.

Bir başka kart hızlıca geldi arkasından,” konuşamıyorum o yüzden bu şekilde anlaşacağız” yazıyordu. “Anlaşacağız” bir süre bunu düşündüm, iletişim kurmamız şart değil demek dudağım arasına kadar geldi, ama diyemedim. Peki anlamında başımı salladım, sonra büyük bir kahkaha attı biraz afallayarak baktım yüzüne hızlıca bir şeyler yazdı kağıda “sen konuşabilirsin duyabiliyorum” yazdı. Yine gülümsedim, ne soracağımı ya da ne konuşacağımı bilmiyordum gerçi bunu düşünmeme de pek gerek kalmayacak gibi görünüyordu yeni konu açmakta mahareti görülmeye değerdi. Uzun uzun hiç üşenmeden yazarak hırıltı sesler çıkarıp elini kollarını sallayarak  geldiği kenti yazdı anlattı, İstanbul’u çok sevmediğinden bahsetti. Bütün dikkatimi vererek dinlemiyordum doğrusu, bir süre bir holdingde çaycılık yaptığından bahsetti. Biraz üstünü başını incelediğimde çaycılık yapacak birisi gibi görünmüyordu, sonra böyle düşündüğüm için hafif utandım,  çok geçmeden çocuk bakıcılığı yaptığını yazmaya başlamıştı.   Yolculuğumuz daha başlarındaydı,  ama ne çok şey öğrenmeye başlamıştım hakkında, yerinde duramayarak yazıyor anlatıyordu meraklı gözler bizi takipteydi. Bazıları aleni dönerek bakıyor bazıları ise kulak kesiliyordu kimsenin konuşmalarımızdan bir şey anlayabildiği yoktu. Çay servisi başladı, çay içer misiniz diye sorulunca bir espri patlatmasını bekliyordum öyle olmadı sakince boş gözlerle yüzüme baktı. Servis elemanından 2 çay istedim, bakıcılık yaparken ailenin yanında kaldığını anlatıyordu nasıl kadın ve adam sürekli bilgisayar başında çalışıyorlarmış hatta yatağa bile el kadar aletlerle gidiyorlarmış nasıl evlilikmiş anlamamış, çocuk ile mesafeli bir ilişki kurduklarını ağladığında bile kucaklarına almadıklarını anlattı çok çalışıyorlar çok derken, bir çay geldi. İki çay istemiştik sesim tren düdüğünün arasında sıkıştı kaldı…

Bir yandan çayımı yudumluyordum bir yandan yazdıklarını okumaya yetişmeye çalışıyordum tam soracak gibi oluyordum hop cevabı geliyordu beni de zahmetten kurtarıyordu, ama yine de aklım biraz camın dışındaydı. Öyle ya bu yolculuğa niye çıkmıştım? Neden sonra kendi çocukluğunu anlatmaya başladı beş yaşlarında geçirdiği havale sonrası sesi duyulmaz olmuş, el bebek gül bebek büyütülürken nasıl ikinci bir kardeşin geldiğini ona nasıl oyuncağı gibi davrandığını anlatıyordu. “Bir kere kucağıma aldım porselen gibiydi ağar gelmişti bana kollarım titremeye başladı düşüreceğimi anlayan annem ellerimin arasından çekti aldı, sert davranışına karşılık ne bir söz bir göz değdi üzerime. “ dediğinde gözümün önüne geldi asıl porselenin kendisi olduğu.  Çocukluk geride kalırken ergenlik başka sıkıntıları yanında getirmiş, “ diğerlerinden farklıydım yüzüme vurulmakta kimse imtina etmiyordu, bende farklı olduğuma kendimi ikna etmiştim bunun ne önemi var diyemedim işaret dilini öğrenmedim konuşamayanlar diğerleriydi öyle olmak istemiyordum ama ben kimdim? ” Gözlerimden bulutlar geçiyordu, bazen cama dönüyor yola bakmaya çalışıyordum konuyu değiştirmek için kaçıncı tünelden geçiyoruz diye soruyordum uzun zamandır görmediğim kadar yeşil görüyordum solumdan akıyordu hepsi. Sayfaları arasında boş sayfa arıyordu hararetle yine koluma çarpıyordu umarsızdı bu konuda sanki bilerek yapıyor gibi bir his de bırakıyordu kompartımanın kapısı açıldı “bilet kontrol” hah şimdi sıra bendeydi kıpırdanma vaktiydi her zaman olduğu gibi bileti nereye koyduğumu hatırlamıyordum çantaları zorlayacaktım. Görevli bize yaklaşırken parmak uçlarım yakalamak üzereydi, sürekli kıpırdanan kadın şimdi sakince oturuyordu. Biletimi görevliye uzattım sert delgeç sesi tek sefer duyuldu, yanımızdan esip geçti görevli diğere biletleri kesmek için. Biletini göstermedin diye sormadım belki indirimli kartlardan filan yararlanıyordur diye düşündüm.

Uzun ağaçların gölgelerinden dağların eteklerinden geçiyorduk, sessizliği yeniden hırıltı sesiyle bozdu bıkıp usanmadan yine koltukların arasından ya da koridordan başları düşecekmiş gibi dönüp bakanlarla çok da ilgilenmiyordu. Nerede ineceğimi sordu “son durakta” dedim. İndikten sonra nereye gideceğimi merak ediyordu bir kere de yazmak yerine kesik kesik cümleler halinde soruyordu bende aynı şekilde cevap veriyorum. Belki vazgeçer düşüncesi ile böyle yapıyordum ama rahatsız olsa da yılmıyordu. Sorusunu yineledi “e peki inince”, “başka bir terene binip geri döneceğim” dedim.  Merakı şaşkın gözlerinden okunuyordu hafif gülümseyerek delisin sanırım diyebildi deyilim sanırım cevabı ile başka bir sorunun yolunu kapattım.

Güneşin batışını bir görüyorduk bir kaçıyordu, bizden elimle cama dokundum gördüğüm anlarda elime dokunmasını istedim. Kısa koridoru arşınlayarak bacaklarını açmaya çalışanlar koridorda sıkışarak birbirlerine yol veriyorlardı. Demiryolunun biraz hasarlı olduğunu çok geçmeden bir koridor kazası üzerimize gelerek anladık, sarsılan birisi  koltuğunun üzerine düşerken biraz dikkatli olun bayım sesime dudakları bıyıklarının arasında görülmeyen tok sesli adamdan  kusura bakmayın inceliğini duyduk o  ise sadece  kayıtsız kalmıştı. “Uzak şehirlerdeki bütün okulları tercih listeme yazdım kardeşimden, anne babamdan çok uzağa gitmek istedim, artık biliyordum ben hasarlı bir çocuktum beni beğenmediler ve yenisini yaptılar. Bu belki kardeşimin hatası değildi ama büyüdükçe kardeşim olmayı seçmemişti”  anlattıkça hüzünleniyor hüzünlendikçe aslında rahatlıyordu bende de karışık duygular bırakıyordu. Gittiği küçük şehirde okul bitmeden evlenmesi, adamın bir süre sonra usulca vedası, anne ve babası ile kopan bağların ölüm haberleri ile bir daha bağlanamayacağı ama yeniden şehrine dönüşün başlangıcı olmasını okudum. Gece yarısı trenden inecektik farkındaydı tekrar sordu “kaç treni ile döneceksin” camdan göremediğim dışarıdan gözlerimi ayırıp başımı ona çevirdim gülümsedim “bir sonraki ile”. Başımı koltuğa dayadım gözlerimi kapadım, sonra hafifçe omzumda bir ağırlık hissettim bir de onun kokusunu daha yakın duydum gözlerimi açmadım. Ağır başının gittikçe hafiflediğini hissettim, benimde kirpiklerim titreyerek birbirlerine bağlanmıştı biraz uyumanın zararı olmazdı.  Ne kadar böyle gittik bilmiyorum düdük sesi ile uyandım hemen saate baktım topu topu 15dk sonra inecektim. Biraz gerinip kollarımı açtım yanımda yoktu tuvalete gittiğini düşünüp bekledim gara giriyorduk artık hala görünürde yoktu, biraz endişe ile ön koltukta yol boyu gözetleyen adamın omzuna dokundum uyanmayı reddedince mecbur dudaklarını göremediğim bıyıklı adama doğru yürüdüm  gözlerine bakıp “yanımda oturan kadını gördünüz mü”, gözleri içimden geçip gitti “ne konuştuğunuzu anlamıyorum”  diyebildi.

Boşluk

Bırakılan Notlar

Ümitsizliğimdi belki beni ayakta tutan, öyle ya bugünlere büyük mutluluklar ya da kazanılan şanslar ile gelmemiştim. Ve böyle sürmeyeceğini de biliyordum bir gün gelecek bırakacaktım, bıkacaktım ama müzmin bir ümitsizdim ben.

İlk mektubumu aldığımda 8 yaşındaydım belki de not demeliyim kısaydı çünkü babam evden gidiyordu, yine de kibar adamdı haber veriyor üzgün olduğunu söylüyordu. İnanmadım, üzgün olsa gitmezdi dedim inanmadım ve gitti…

Ortaokul yıllarımda spor yapıyordum okul takımındaydım, oynadığım takım yenildi. Antrenörden bir not geldi yıllar sonra aldığım ikinci nottu hayal kırıklığını yazmıştı daha önce bütün maçları kazanmıştık, belki de bir seferlik olabilirdi. Üzüldüm hem onun için hem kendim için, ama daha çok onun için. Bizim yenilmez olduğumuza inandığı için…

Sonra yıllar geçti bana bir adam aşık oldu, ben olmamıştım. Gülüyor, konuşuyor, anlaşıyorduk bir gün  hiç okumak istemediğim bir not aldım sonrasının hiç aynı olmayacağını bildiğim bir not. Oyun bitti, notu almamış gibi davrandım oysaki hiç bir mektup okunmamış gibi davranılmazdı, kuralı bozdum…

Sonra ben bir adama aşık oldum beraber aynı evi paylaşmaya başladık, her şey ne kadar da güzel gidiyordu ya da sanıyordum. Hep anlayışlı davranıyordun, her eve gelişimde beni güler yüzünle karşılıyordun , şefkatliydin, işlerimle ve sıkıntılarımla ilgileniyordun. Beraber maç izliyorduk,  gazete okurken haberleri tartışıyorduk her zaman konuşabiliyorduk, bu ilişki yürüyordu, birbirimizi sevdiğimizi söylüyorduk, kavga bile etmiyorduk. Bir akşam boşaltılmış bir evde bir not ile kalakaldım…. Anahtarlığımı çıkarttım çantamdan, düğümlenen boğazımdan çığlıklarım çıkmadı ama ben çıktım evden.Image

BİTTİ…

Bırakılan Notlar

Çok Geçmeden

Yaprakların hışırtısı güneş ile kovalamaca oynuyor, uzayan günler elini kolun sallayıp geçip gitmeden çimenlere basmak, göğe bakmak için işe giderken ve dönerken yolumu uzatıp türlü türlü oyunlar oynuyorum.
Kepenkleri kapatınca günün son ışıkları da olsa durmak izlemek ve öylece zihnimi boşaltmak için gittiğim su kenarında kendime bir masa buluyorum, yavaş içebileceğim büyük bir bardak çay söylüyorum ve kendime hep bir kurban seçiyorum, yüzünün mimiklerine ya da çay bardağını tutuşuna takılacağım her hareketini takibe alacağım bir kurban.
Bazı günler vasat geçiyor her zaman istediğim gibi birini bulmak güç oluyor bugün yine birisini bulabilmek umudu ile sağa sola boş gözlerle bakınırken yeni kurbanı mı buluverdim.
Epey bir uzaktaydı ama yine de her hareketini görebiliyordum, 65 yaşlarında gösteriyordu ense saçları uzun gri beyazdı.
Uzunca bir boyu var gibiydi oturuyordu ama bacakları fazla katlanmak zorunda kalmıştı, birde el ve ayakları büyüktü. İri gözleri alnına düşen saçları ile örtülmüştü, yeşil yer yer üzerinde daha koyu yeşil büyük lekeleleri olan parkasının üst iki düğmesi eksikti.
Bir elinde çay bardağı diğer elinde sıkıca tuttuğu lacivert bir çanta köşeleri yıpranmış aynı ayakkabılarının olduğu gibi, belkide çok yürüyordu ya da çok seyahat ediyordu.
Bu kadarlık bakışma yeterliydi, niye geldiğimi unutmadan düşüncelerime bir son vermeliydim. Ama kurbanımı merak ediyordum ve bu isteğime engel olamıyordum,  önce doğrudan ona bakmıyor gibi  kaçamak bakışlar ile süzmeye devam ettim sonra aklıma güneş gözlüğümü takmak geldi bir an için büyük bir rahatlama hissederek hızla çantamdan gözlüğümü çıkardım artık kurbanıma doğrudan bakacaktım.
Benim farkımda değildi başkasınında farkında olduğu söylenemezdi daha çok elindeki lacivert çantası ile ilgiliydi dakikalarca karıştırdı, içindekileri göremiyordum dışarıya hiç bir şey çıkarmıyordu sadece çantasının içindekilere bakıyor bazen gülümsüyordu. Gülümsemesi buruktu ama yine de bir gülümsemeydi, çantadaki karışıklığı düzenlemiş gibi durdu soğumuş çayından küçük bir yudum alıp bardağı sıkıca kıracakmış gibi tutup ve sinirli sinirli söylenmeye başladı.
Uzaktaydım ne değini duyamadım ama biliyordum ki yakınında bile otursam duymayacaktım, sesi çıkmadan sadece dudakları hareket ederek mırıldanarak söyleniyordu. Yeniden yeniden küçük bir dünyayı sığdırmış kadar dolu olan  çantayı karıştırmaya başlayıp içine girecekmiş gibi heyecanla kurcalıyordu bir şey aramıyordu, içindekilere bakıp kâh gülümsüyor kâh üzülüyordu.
Birden çantasını kapatıverdi göz göze geldik, ve büyük bir çığlık atarak ağlamaya başladı. Kurbanımın kurbanı olmuştum zira ne yapacağımı bilemedim elim ayağıma dolaştı, yanına mı koşsam, omzunu mu tutsam?
Hiç birini yapamadım öylece kalakaldım.
Diğer masadakiler ve çalışanlar hiç oralı olmadılar sanki her gün bu an yaşanıyormuş gibi sohbetlerine, gülüşmelerine, not almalarına devam ettiler.
Adam ağlıyordu ama bağırmıyordu ağlaması sessizce sürüyordu, görüyordum o da benim gördüğümü görüyordu. Ne diyeceğimi bilemeden mendilimi çıkardım yanına gittim, yüzüme bakmadan elini uzattı iri çilleri uzun ve uçları kırık tırnaklı parmakları ile aldı mendili. Bir süre durdum yanında varlığımdan rahatsız olursa bir şey söyler giderim ama sesini çıkarmaz ise otururum yanına diye geçirdim aklımdan. Sesi çıkmadı usulca iliştim yanındaki sandalyeye konuşmadan oturdum yanı başına, bekledim ya da beklemedim sustuk denize baktık. Sessizliği paylaşmamız birinci saatini doldururken harflerin hepsinin anlaşılacağı netlikte  güçlü bir sesle teşekkür etti, ne diyeceğimi bilemeden durdum rahatlamıştı onun güven testini geçmişim gibi hissettim. Geçmiştim de, anlatmaya başlar gibi oldu lacivert çantasını açtı yine içindeki küçük dünyasını karıştırmaya başladı artık daha yakından izleyebiliyordum. Çantanın içinde bibloya benzer küçük parçalar ve örtüler vardı, oldukça fazla sayıda fotoğraf, parfüm şişesi, kitap ve daha görmediğim pek çok şey…
3 fotoğrafı seçti ve çantayı kapattı, elimi dürterek fotoğraflara bakmamı istedi. Kocaman gözleri gülen bir oğlan çocuğu fotoğrafıydı iri çizgili bir şort, dize kadar uzanan beyaz çorap ve yeşil yakalı bir tişört giymiş bir çocuk. Fotoğraf stüdyosunda çekilmişti arka fonda çiçekler vardı, yüzüne baktım o bana bakmadı. Hızlıca bir başka fotoğrafı elime tutuşturdu bu defa fotoğrafa bakmadan arkasını çevirmeyi akıl ettim ve çekilme tarihini gördüm 1996 aynı gülen gözler ama sakalları uzun ve hafif kederli. Epeydir üstünden çıkmadığı belli olan koltuk altlarının rengi değişmiş krem tişört bir sandalyede oturuyor.
Elimden çekiştirerek aldı fotoğrafı kim bu çocuk diye sormama ramak kalmıştı bir başka fotoğrafı gösterdi, çantayı karıştırmaya başlamıştı yine, fotoğrafın arkasını çevirdim hemen 2004 tarihliydi. Saçları dökülmüş gözlük takmaya başlamıştı, gözlükleri gözlerinin altındaki halkaları gizleyemiyordu yüzündeki keder artmıştı, hepten zayıf bir çocuğa dönüşmüştü tekrar adama baktım epey andırıyordu fotoğraftaki çocuğu.
Tam kim bu fotoğraftaki diyecektim ki;
“o köprüden atlamadan bir seni seviyorum diyebilseydim” dedi.
Koşar adımlarla uzaklaştı, ayağa kalktım yetişmek istedim ama ne diyecektim ki?
Çok Geçmeden

Anı Hırsızları

Hırsızlık suç kabul ediliyor, eğer suçu işleyen yakalanırsa da cezası kesiliyor. Bir hırsızlık tipi daha var, henüz suç değil ama hırsızlığı yapan eninde sonunda anlaşılıyor.

Anı hırsızlığını duydunuz mu? Duymamış olabilirsiniz zira bu tabiri ben uydurdum, ama meslek eski.

Kendi anılarımı bir başka arkadaşımdan dinleyene kadar bu mesleği bilmiyordum, ama bir gün “aa ne kadar benzer bir durumda kalmışız” diye saf saf düşünürken çok geçmeden kendimi bir başka anımı yine dinlerken bulunca anladım. Anı hırsızlığı gerçekten var.

Önceleri çok bozuluyordum içimden sesleniyordum; “hayır onu sen değil ben yaşadım, üstelik yanlış anlatıyorsun, yanlış yerde mimik yapıyorsun gitti işte bütün heyecanı” bu seslenişlerin kimseye bir faydası olmuyordu. Çözümlemem gereken bir sorun gibi gelmişti, anlatmamak bir yöntem olabilirdi, denedim de ama yan yana olduğumuzda sıkıcı bir arkadaşlığa dönüşmüştük. Bu dönüşüm ikimiz tarafından da hoş karşılanmadı daha az görüşür olmuştuk, diğerleri ile buluşunca da masanın kenarında öylece sessizce oturuyordu üzülüyordum. Kendi anılarını anlatmak yerine benimkileri çalıyor, kızıyordum kendimi haklı bularak rahatlamaya çalışıyordum, suç işliyordu benim anılarımı çalıyordu cezasına razı gelmeliydi.

Yargıladığım ve cezasını kestiğim arkadaşım ile aramız  hepten açılmıştı, aynı mekanlarda ayrı masalarda oturuyorduk yarım ağız selamlar verir olmuştuk. Bir günde gelip neden bana sormuyor, ama yaptığının farkında tabi diye kuruyordum.

Bir sabah uyandım yüzümü yıkamadan apar topar giyinip kapısına dayandım ne yaptığını sanıyorsun sen diye başlamıştım söze, küçümseyici tavırla daha da karşısında büyüdüğümü görünce sözlerimi sertleştirdim. Hiç konuşmadı kocaman gözlerinde beliren yaşlar ile sessizce beni dinledi. Sonra dudaklarında dökülen anıların sıkıcı hayatıma renk katıyor cümlesini duyunca usulca uzaklaştım daha çok anı biriktirmeliyim diye düşündüm.

 Görsel

Photograph: Randy Mora/YCN

Anı Hırsızları

Dinle Bak Ne Diyor

Çok kalmaya gelmedik biliyorum bir bakıp çıkmalık fani ömrümüzü yaşıyoruz iyisi kötüsüyle. Bazıları karşılaşmalar derin izler bırakıyor tanımıyorum bazen, ama anlıyorum ve hayatımda yer açıyorum. Eski meslekten kalan anlayış olarak hiç bir tür müziği ayırt etmem kim ne diyor ne çalıyor dinlerim. Özellikle de Japon ses mühendisleri tarafından “mükemmel yorumcu” denildikten sonra artık kayıtlardan değil karşı kaşıya gelerek dinlemeliyim diye düşündüm.  Yıllarca konserlerinde olaylar çıkan, insanların kendilerini jiletlediği haberlerini okuduğumuz adamın konserinde yol arkadaşım ile kendimizi bulduk.  Beyaz takım elbisesi ile mavi ışıklar altında güçlü duruşu etkilemez mi sizi?  Ağzım açık  “kendini jiletleyen” seyircilerinin 1dk. bile oturmadığını, tek nefes şarkılara eşlik ettiklerini izledim. Saygıda kusur etmeden dinledikleri adamın büyüklüğünün aslında naif bir küçük çocuk masumiyetine sahip olduğunu da izledim. Şarkıları söylerken bizi görmezken konuşma aralarında her seferinde ceketinin düğmelerini iliklemesini ve çıkarmak istediğinde de bizden izin almasını izledim.

Bağrış çağrış şarkılarına eşlik etmem, tekrar tekrar sahneye çıkması için ellerimi patlatmam, konser bittiğinde de gözlerimin dolu dolu olması onu hayatıma çok tan aldığımı fark etmeme sebep oldu.Usulca olaysız dağıldık alandan, şimdi yine gözlerim dolu ve çaresizliğin yüzüme vuruluşu.

Müslüm Gürses Nur içinde yat emi…

Dinle Bak Ne Diyor